Translate

28 Kasım 2012 Çarşamba

Nefret Et Çünkü Nefret Etmek En Kolay

Kabul etmeliyim güne berbat bir başlangıç yaptım. Daha doğrusu bugünü dünle birleştirdiğim için tam olarak başlayabilmiş bile sayılmam ama kötüydü işte. Ve hala daha kötü.

Kimseyi görmek istemiyorum, hiç kimseyle konuşmak istemiyorum... Hatta ve hatta ismini duymak, fotoğrafını görmek istemediğim insanlar yüzünden telefonumu kapattım, facebook ve twitter'a bugün girmeme kararı aldım ve telefonla bana her türlü ulaşımı engelledim. Bunu yapmayı aslında bir bakıma seviyorum. Yalnızlık kesinlikle en güzel şey! Ama nefret denilen o şey benim içimi yiyor. Sahi! Bazıları görünmez olsa ya bir süre! Ne güzel olurdu! Mutlu olurdum. Ya da o çok olasılıksız ise topluca ıssız bir adaya gitsinler. Çok değil zaten sadece bir kaç kişi. Birbirlerini de çok sevdiklerinden müthiş eğlenirler.

Ahh ah! İşte "Bazen hayaller sadece hayaldir!" diye bu yüzden diyorum. Hatta sadece bu yüzden! Çünkü diğer hiçbir şey imkansız değildir.

Neyse ya yazmayacağım daha fazla. (Burada bloggerı bir insan olarak düşünüp ona trip atıyorum.)

İyi olunca keyifli keyifli geleceğim. Çünkü aslında güzel haberlerim var. Bekleyin beni!

21 Kasım 2012 Çarşamba

İçimdeki Maria Puder

"İnsan bir karakteri çok severse ondan etkilenirmiş ve onun gibi olmak istermiş."


Ben çok kitap okurum. Aslında bana sorarsanız az ama Türkiye ortalamasını düşününce tabi çok oluyor. Ve okuduğum kitaptan keyif almak içinde kitabı elime aldığım an o kitabın içine girerim. Bazen başrol oyuncusu olurum kitapta bazen de figüran... Ama kitap bitince ya da kitabı elimden bırakınca geri dönerim kendi yaşantıma. Gerçekle kurguyu birbirine karıştırmam. Çok hayalperestimdir. Gün içinde vaktimin büyük bir çoğunluğunu kitap okumak ve hayal kurmaya ayırırım. Ama hayalci olduğum kadar da gerçekçiyimdir. Kaptırmam kendimi güzel hayallere. Hemen uyanırım. Gerçek değil o; gerçekler böyle, diye kendimi uyarır ve olabilecek en kötü şeye hep hazırımdır. (Her zaman değil. Bazen geliyorum diyen kötüyü görmek istemeyiz. Bazen bilmek istemediğimiz için hayata toz pembe gözlüklerle bakarız. Ben de yapıyorum.) Galiba gerçekçilikten çok ben biraz kötümserim. Evet evet öyleyim. Neyse konumuz şimdi bu değil. Daha sonra ona da değinirim. Bazı kitaplar vardır; kütüphanemizin olmazsa olmazları... Kendimizi, hayallerimizi, olmak istediğimiz kişiyi buluruz onlarda. Bizi bizden alıp sürüklerler farklı diyarlara. İşte benim hayatımda bu kadar çok etkili olan iki kitap oldu. Daha doğrusu iki kitap değil de iki kitap karakteri: Biri aşık olmak istediğim adam; diğeri olmak istediğim ben. Gurur ve Önyargı'dan hatırlarsınız Darcy'i. İşte o benim aşık olmak istediğim adam oldu. Kendimi hiçbir zaman Elizabeth yerine koymadım ama hep Darcy benim olsun istedim. Hala daha istiyorum. Hep isteyeceğim de. Ahh Elizabeth'in yerinde olmak vardı şimdi! Hiç kimseyi onunla kıyaslamadım -ben insanları kıyaslayamam zaten- ama hep öyle birinin karşıma çıkmasını istedim. Eğer karşıma çıkarsa (Bundan sonrası benden çok nadir duyacağınız şeyler içeriyor.) kesinlikle anında parmağına yüzüğü takıp nikah masasına oturtacağım. Onu kaçıramam. Ama galiba o sadece bir karakter çünkü o kadar mükemmel olamaz hiçbir erkek. İnanmıyorum. Diğeri ise Kürk Mantolu Madonna. Olmak istediğim ben. Ben söylemek için ağzımın ucuna kadar getirdiğim ama doğru kelimeyi bulamayıp geri yuttuğum her şeyi söylemiş Maria Puder. Kitabı okurken gözümün önüne kürk mantolu bir kadın getirdim, kitaptaki tasvirin dışında. Hayalimdeki Kürk Mantolu Madonna'ydı o. Çok güzel bir kadın değildi hatta ona artı olarak bir şey kazandıran hiçbir şey yoktu görüntüsünde. Onu mükemmel kılan düşünceleriydi, sözleriydi. Kısa saçlı, ince yüzlü, zayıf bir kadındı. İşte ben o kadın olmak istedim bir an. Dün fark ettim o olmak istediğimi. İnternette kitapla ilgili bir şey okuyordum ve yazının üstünde benim hayalimdeki Maria Puder gibi bir çizim vardı. Baktım bir kaç dakika... Evet bu benim hayalimdeki, olmak istediğim kadın dedim. Demek ki onu sadece ben öyle hayal etmemiştim. Belki o olmak isteyen de sadece ben değildim. O resim yazının başındaki resim. Elbetteki hayalimin aynısı değil ama bir çok yönden benziyor. Ve dün bir arkadaşım benim saçlarımı kestirdikten sonraki halimi Maria'ya benzetti. Tabi ki saçımı kısacık kestirmemin bir çok sebebi var ama acaba bilinç altımın bir köşesinde bu kadar radikal bir kararı bu kadar kolay almamı sağlayan Maria'ya benzeme düşüncesi miydi? Şimdi bunu ben de sorguluyorum. Her saç kesilişinde yas tutan ben bu sefer nasıl olmuştu da hiç üzülmemiştim? Nasıl aksine mutlu bile olmayı başarmıştım? Kendi kendime cevaplamak istediğim sorular bunlar. Neyse işte bu sefer hala kitabın içinden çıkamadım galiba. Hatta fazla mı abarttım ne? Kim bilir? Ben zaten duyguları abartarak yaşamayı severim! =)

20 Kasım 2012 Salı

Melek ve Şeytan


Güzel hayallerim var. Ama hepsi benim için güzel. Ve bazıları başkaları için kabus olabilir. Ama yinede dünya bir sevgi bahçesi olsun isterdim. Sevmek, her şeyi istemsizce ve karşılık beklemeden sevmek. Bunu herkes yapabilsin isterdim. (Ben de yapamıyorum ama bu şartlar da olmaz zaten. Herkes sevmeli.)

Her zaman iyi bir insan olmaya çalıştım ama hiçbir zaman bir melek olmak istemedim. Ve olmadım da. Galiba olamayacağım da. Niye istemedim biliyor musun? Çünkü hayat çok acımasız ve kanatlarımın kırılmasından çok korktum, hala daha korkuyorum. Dünya böyleyken her geçen gün de korkum artarak korkmaya devam ediyorum. Bazen bir kanadım çıkıveriyor ben istemeden. İstemesem de gereğinden fazla iyi olduğum insanlar çıkıyor karşıma. İstemsizce, hiçbir karşılık beklemeden uzun bir süre iyilik veriyorum. -Tabi ki saf iyilik değil. Zaten onun varlığına inanmıyorum da ama karşılık beklemeden.- Sonra bir bakıyorum bir süre olmuş yıllar. Farkına bile varmamışım. Hiç mi karşılık görmemişim? Görmüşüm. Hem de en büyüklerinden ama ben hala iyi şeyler düşünürken sadece ben düşünür olmuşum. Hem de karşılığında kötülükle. İşte o zaman kırılıyor kanatlarım. İstemsizce...

Her zaman iyi olmak istediğim kadar kötü de olmak istedim. Benim karşımda duran insanlara karşı; güçlü ve yıkılmaz. Bazen olduğum zamanlar da oldu. Şimdi de o günlerimdeyim mesela. İnsanlara karşı olan acıma duygum tamamen sıfırlandı. Kime ne olmuş? Neden olmuş? Umurumda değil. Dünya mı yıkılmış başına? Kesin bir kabahati vardır. İşte aynen böyle düşünüyorum. Hatta bazen, bazı durumlara karşı bir de ben nasıl vururum acaba diye bile düşünüyorum. Ama Şeytan değilim. Asla değilim. Olmadım. Olmamda. Sadece bu bir kızgınlık işte. Kırılan kanadımın öcünü almaya çalışıyorum kendimce. Tabi yerine gelmiyor artık o kanat ama bir nevi de olsa içim rahatlıyor. Rahatlamıyor desem yalancı olurum zaten... Bu süreç içerisinde insanlara olan merhametim, sevgim, saygım ve iyi olan her şeyim azaldıkça hayvanlara, bitkilere, doğaya olan aşkımda o kadar artıyor. Bir şeylere sevgi göstermek galiba insanın içinde olan bir ihtiyaç. Ve ben bu ihtiyacımı insanların dışında kullanıyorum.

Aslında sevgi görmekte bir ihtiyaç. Herkesin ilgiye, sevgiye, şefkate hatta saygıya ihtiyacı var. Ama bunları göstermek daha büyük bir ihtiyaç bence. Hatta sevmek sevilmekten daha güzel bir duygu. O hissi insanın kendi içinde hissetmesi, karnının içindeki ufak kıpraşmalar... Bunlar güzel şeyler. Ama insanlar nankör. Ben de nankörürm, inkar edemem. Sevgi arsızıyım. Devamlı isterim. Ama ben de yeteri kadar karşılık veremeyebilirim. Ya da tabidir ki bende sıkılırım. Bunlar doğal şeylerdir. Bu yüzden kimseye kızmam ya da kırılmam.

Zaten herkes böyle değil mi? Herkes biraz melek biraz şeytan... Kim saf bir melek kadar iyi olabilir ya da nasıl bir insan şeytan kadar acımasız olur? Mümkün müdür bu? Eğer öyle olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Gerçi şu an da pek yaşanası bir yer değil ama öyle olsaydı daha da kötü olurdu. Zaten galiba o zaman oksijene rağmen dünyada yaşam olmazdı.

18 Kasım 2012 Pazar

Kaktüs Çiçeği

Kendim yetiştirdiğim kaktüsün baharda açan tek günlük çiçeği! =)

Hayaller kaktüs çiçekleri gibidir. Narin ve kırılgan... Ama hepsi ona benzemez bazıları tıpkı kaktüs çiçekleri gibi kısa süreli olurken bazıları bir ömür boyu sürer. Ama önemli olan gerçekleşmeleridir. Kısa da sürse uzun da... Ve umarım temiz kalplerle istenilen bütün hayaller gerçek olur. (Korkarım sırf bu yüzden benim hayallerim gerçekleşmeyecek çünkü bazen sevmediğim insanlar hakkında berbat hayaller kurup, onları hayalimde rezil rüsva edip mutlu oluyorum! =D)
Neyse...
Ben en çok papatyaları severim. Bence onlar iyi ve güzel olan her şeyi temsil etmeye yeterler. Mükemmeller! Sonra da kaktüsleri... Masumluklarını severim onların, dikenlidirler, evet ama sevgi gösterirseniz asla dikenlerini size batırmazlar. Aksine size mükemmel çiçekleriyle teşekkürlerini sunarlar. Tek günlük ama güzel çiçeklerle!
Bunların güzelliğini galiba tartışmaya kimse yanaşmaz. Evimizin çatısının küçük bir köşesinde onlar için çok güzel bir ortam yarattım. Orada yeterli güneş ve doğru sulama ile mutlu mesut yaşıyorlar, doğuruyorlar, çoğalırken aldıkları sevginin karşılığını vermeyi ihmal etmiyorlar! Çoğu kez insanlardan daha iyiler! Ama ihmal edildiklerinde bu güzel çiçeklerini asla göstermiyorlar. Öyle de kinciler. Galiba geçen bahardı; evet, evet geçen bahar, onlara yeterli ilgiyi gösteremedik, tabi sonra çok üzüldük ama her sene çiçek veren güzel kaktüslerimiz de üzülmüş olacak ki o sene çiçek vermediler. Bir daha ihmal etmeyeceğime söz verdim ben de. Daha sonra kendimi affettirmek için topraklarını yeniledim, onlara daha büyük saksılar aldım. Çok büyümüşler bizim onlarla ilgilenmediğimiz süre içinde. Sonra rahat ettiler. Onlar mutlu olunca ben de mutlu oldum.
Geçen sene doğum günümde bir arkadaşım (kaktüsleri çok sevdiğimi bilen bir arkadaşım) bana doğum günü hediyesi olarak kaktüs almış. Miniklerden... Çok fazla büyümüyorlar cinsleri gereği ama biraz büyüdüklerinde çok sevimli oluyorlar. Küçükken de çok sevimliler! =)
İşte bana hediye gelen ufaklık bu! =)

Galiba sınavlardı, okuldu, dershaneydi derken ben onu yeteri kadar sevemedim. Annemin ellerine emanet ettim. Geldikten bir ay sonra saksını değiştirdim daha rahat etsin diye; çünkü kökleri saksının dışına çıkıyordu ama o ya yeni toprağını sevmedi ya da benim ilgimi yetersiz buldu. Bilmiyorum. Ona sahip olalı yaklaşık bir yıl olmak üzere ama bugün onunla sohbet etmek için yanına gittiğimde onun çürümüş olduğunu gördüm. Çok üzüldüm. Hemen anneme gösterdim annem bir haftadır kararmaya başladığını söyledi. Bugün simsiyahtı ve içi sanki sırf su gibiydi, hafifti, sallanıyordu. 3 günde bir az su verilmesi gereken bir bitki bu ve ben annemin böyle yaptığına, buna dikkat ettiğine eminim. Çünkü o da çok seviyordu benim minik dostumu. Ama niye böyle oldu cidden bilmiyorum. Off! Her neyse işte. Moralim çok bozuk. Öyle çok üzüldüm ki... İnsanın çocuğu gibi oluyor valla! Bir süre yas tutacağım. Üzgünlüğüm biraz geçince yine çok seveceğim aynı cins bir kaktüs alacağım. Ona ilgi göstereceğim. Annemin iyi baktığına eminim ama kendim ilgileneceğim. Ve bugünden itibaren karar verdim, hepsinin her detayıyla tek tek kendim ilgileneceğim. Daha çok, daha çok seveceğim!!!

KAKTÜSLER ÖLMESİN!
KAKTÜS ÇİÇEKLERİ SOLMASIN!

14 Kasım 2012 Çarşamba

İmza Günüm


Galiba ben artık hiç kimseye ben gibi davranamayacağım. Bunun iki sebebi var. Birincisi ve gerçek sebebi: İnsanlar. İkincisi ise fark ettim de uzun zamandır (aylardır) yazı yazarken rahat olduğum kadar hiç kimseyle konuşurken rahat olmuyorum. Kimse yazı yazmanın verdiği huzuru bana veremiyor ve korkarım veremeyecek de.

Hal böyleyken ben de bu aralar kendimi yazı yazmaya verdim. Devamlı gelip burada yazıyorum, defterlerime yazıyorum... Sürekli sürekli yazıyorum! Ve gelecekte çıkacak olan kitabımın hayalini kuruyorum. Boş kaldığım her an! Umarım o zaman çok uzakta değildir. Çünkü manevi bir güç olarak en çok ona ihtiyacım var. Kendimi tek avuttuğum şey bu.

Bir imza günü hayal ediyorum:
Uzun, upuzun bir kuyruk ve insanlar... Ben devamlı kitap imzalıyorum. Başımı kaşımaya vaktim yok. Eskilerden, çok çok uzak zamanlardan bir çocuk var kuyrukta. Sıra ona gelince yüzüne bakıp ismini soruyorum, söylüyor. Kitaba: "Bu kitabı yazmamda ilham kaynağı olduğun için teşekkürlerimle." yazıp imzalıyorum. Tanımamış gibi yapıp kitabı ona uzatıyorum ve kitabımı aldığı için teşekkür ediyorum. Ve o an, o gün hayatımın en mutlu günü oluyor.

İşte hep bunu bekliyorum. Belki de tam olarak bunu değil, bu sahne olmasa bile o imza gününü, kalabalıkları istiyorum! =)

13 Kasım 2012 Salı

DALGINLIK!


Dalgın olduğum zamanlar oluyor. Herkesin oluyordur. Gözümün önündekini görmüyor, söylenenleri duymuyor ya da algılayamıyorum. Veya bazen yolda yürürken dalıp gidiyorum ve çarpılma tehlikesi geçiriyorum. Mesela kırmızı ışıkta kendimi yolun ortasına atıyorum. Farkında olmadan yapıyorum.

Bugün on beş dakikalık bir yolda iki kez bir araba tarafından çarpılma tehlikesi geçirdim. Biri dediğim gibi kırmızı ışıkta kendimi yolun ortasına atmamla oldu. Allah'tan adam son anda durdu da kurtuldum. Hatta insaflıymış kızmak yerine çok korktuğumu anlayınca su da verdi. Neyse, sağ olsun! İkincisi çarşının içinde trafiğe açık olan bir sokakta karşıya geçerken sağıma soluma bakmama rağmen gelmekte olan arabayı görmemem sonucunda oldu. O da iyi ki yavaş geliyormuş ki çarpılmadım. Adam arabanın camından kötü kötü bana baktı. Neyse ki oda bir şey demedi. Birde bunlar dışında bir adamla çarpışacaktım az kalsın. O da aniden durunca çarpışmamız engellenmiş oldu. Ben yoluma dalgın dalgın yürümeye devam ettim. Tam sağ salim evin köşesine gelmiştim ki bu sefer bir bisikletli tarafından çarpıldım. 20-25 yaşlarında geç bir çocuktu. Bana bir şey olmadı ama az daha o düşüyordu. Neyse ki son anda kendimi affettirmek için zahmet edip bisikleti tuttum ve ayağını bisikletin altında kalmaktan kurtardım. Elimdeki suyu ona verdim ve iyi olup olmadığını sordum. İyi olduğunu söyledi ve bisikletine tekrar bindi. Benim içim yine rahat etmedi çünkü ayak bileğini burmuş olabilirdi. Ayak bileğinin iyi durumda olup olmadığını sordum ısrarla iyi deyince tamam o halde, sevindim dedim. O da gitti. Sonunda eve girebildim diye sevinirken merdivenlerde ayağım takıldı ve düştüm. Neyse hala yaşıyorum. Daha ölmedim, ayaktayım.

Oluyor bazen böyle dalgınlıklarım ama hiç bu kadarı olmamıştı. Çok korktum. Ki ben yaşama sıkı sıkı tutunan biriyimdir. -Sık sık canım sıkılsa da!- Neden böyleydim tam olarak ben de bilmiyorum. Düşünüyorum şimdi o an ne düşündüğümü ve neyi düşünürken kendi hayatımı tehlikeye attığımı; bulduğum cevap bir hiç! Kızıyorum kendime, yasalarıma, sınırlarıma, kurallarıma, katlanma sınırımın bu kadar düşük olmasına... Daha bir sürü şeye işte... Bir tek insanlara kızamıyorum. Bir de suçu onlara atıp kurtulmayı başarabilsem galiba sorun da çözülecek.

Evet, sınırlarım, kurallarım ve en önemlisi bir sabrım var benim. Bazen bunların hepsi aynı anda zorlanıyor öyle olunca da böyle oluyor. Keşke olmasaydı insanlarla ilgili sınırlarım. Bu arada "sınırlarım"dan kastettiğim bir insanın çevresindeki insana/insanlara yaklaşma biçimi. -Bir ayrıntı bu aslında ama artık beni burada tanıyan herkes öğrendi kıskançlıkta sınır tanımayan bir insanım. Canlı-cansız, benim olan-olmayan, aklınıza gelebilecek-gelemeyecek her şeyi kıskanırım. Ben buyum, değişemem. Açıkçası kendime kızsam da çok değişmek istediğimi de söyleyemem.- Benim çevremdeki bir insanın diğer insanlara olan tavrı, davranışı, düşüncesi benim için çok önemlidir. Ve insanların bendeki değerini bunlarla ölçerim. Bu huyumu değiştiremeyeceğim gibi değişmesini de istemiyorum.

Ve ikinci en nefret ettiğim şey benimle ilgili -ucundan kıyından bile olsa- bir şeyin benden saklanması. Bir insanın gözümden düşüp bitip gitmesine sebep olacak en temel şeylerden biri.

Benimle arkadaş olmak çok zordur. Biliyorum bunu. Ne kadar hep gülsem de hep olumlu gözükmeye çalışsam da her şeyi kaydeder hafızam. Sonra onları kendi çapında ayıklar ve gereksiz kısımları sildikten sonra geri kalan her şeyi hiçbir zaman unutmamak için saklar. İşte bu sakladıklarım konusunda resmen bir fil hafızasına sahibim. Üzerinden yıllar bile geçse asla ama asla unutmam. En unutmuş gibi gözüktüğüm küçük, minik, saklanmaya çalışılarak gösterilmiş detayları bile unutmam. İşte bu noktada çok yakınımdakileri çok çabuk silebilirim. Gördüğüm en ufak bir hata kara bir leke olarak onların üzerine kazınmıştır artık. Hiçbir zaman unutmayacağım ve her zaman göreceğim kara lekeler. Bunları aslında zaman zaman hatırladığımda o insanlara karşı belli de ederim. Bazen anlarlar bazen anlamazlar. Anladıklarında bile çoğu zaman canımın sıkkın olduğunu sanırlar. Evet, aslında bu da bir can sıkılmasıdır ama ben "Senin canın mı sıkkın?" sorusuna evet cevabını vermem, veremem. Bir insana bu anlamda tam olarak içimi açabilmem için onu kendimden bir parça gibi hissetmem lazım. İşte onu hissettiğimde de bazı hatalarını görmem ve çok ciddi sorunlar olmadığı sürece hiçbir problem olmaz. Ama bunu soran kişi geçmişte her hangi bir zaman diliminde o kara lekeyi yemişse artık ben ona hiçbir konuda içimi açmam. Kendisi bulup çözümlemesi gerekir. (Saçma bulacaksınız bir çoğunuz ama ben böyleyim!)

İşte tüm bunlar yüzünden bugün kendime çok kızgınım. Çünkü ölümle burun buruna gelmemin tek sebebi bunlar. Bu düşünceler!

Neyse... Düzeltmek gerek bu durumu? Ama nasıl? Bilmiyorum. Düzeltmek istediğim kısım da sadece dalgınlıklarımı engellemek. Geri kalan her şeyden memnunum.

Niye anlattım yine şimdi tüm bunları? Bilmiyorum. Konuşmak istedim belki de bir şekilde...

7 Kasım 2012 Çarşamba

Mutluluk Neydi Ki?



Ne var ki hayatta mutluluk dışında? Acı dediğimiz kavram ne ki? Kendi kendimize yaptığımız bir işkence dışında... Bir hiç bence ve hayatta mutluluk dışında başka bir şey yok.

Yaşam boyunca bir çok mantıklı mantıksız sebepten dolayı mutsuz oluruz, acı çektiğimizi düşünürüz ve daha bir sürü şey olur. Ama sonuç olarak yaşamaya her şekilde devam ederiz. Buna engel olmak farkı bir cesaret gerektirir. Günlük hayatta yaptığımız bir çok cesurluktan öte bir şeydir bu. E madem ki yaşamaya devam edeceğiz niye mutsuz olalım ki? Kim berbat bir hayat sürmek ister? Ki bence ne olursa olsun bir çok mutsuzluğun mutluluğa açılan bir kapısı vardır.

Mesela korkularımız... Bir çok kişi korkularıyla yüzleşemez ama yüzleşince aslında o korkuların çok yersiz olduğu anlaşılır. Yenilemeyecek hiçbir korku yoktur aslında. Mesela biriyle karşılaşmaktan mı korkuyorsunuz? Gerçekten o kişiyle karşılaşıncaya kadar kafanızda bin bir türlü felaket kurarız ama o an geldiğinde sanki her gün olan bir şeymiş gibi umursamayabilirsiniz. Ya da en azından sadece çok basit bir tepkiyle bu sorun çözülebilir. Siz bile şaşırırsınız ama böyledir işte.

Çok düşünmemek gerekir aslında çoğu zaman. Akışına bırakıp rahat davranmak belkide tamamen boş vermişlik en iyisi.

Hadi bir cesaret sende taşın altına koy elini! İnadına inadına mutlu olmalı! =)

E hadi kolay gelsin! =)

6 Kasım 2012 Salı

Maria Puder



Hani genelde kitap tanıtırken o kitabın yazarından, yazarın diğer yapıtlarından, kitaba dair her şeyden geniş geniş bahsederim ya işte bu sefer onu yapmayacağım. Hatta ilk başta kitapla ilgili sadece üç cümle söyleyip susmayı bile düşündüm. Çünkü konuşmaya kalksam kitabın tamamını tekrar yazmam gerekeceğini fark ettim. Bana dair her şey, şu minik dünyamda yaşadığım bütün duygular, hissettiğim her şey, hatta hissetmediğim de her şey, her şey oradaydı işte. Benim gibi düşünen iki insan: Maria ve Raif. Ama aynı zamanda benden çok farklı düşünen iki insan: Maria ve Raif. Yaşamak istediğim, belki yaşadığım belki de hiç yaşayamayacağım bir aşk... Nasıl anlatılır daha bilmiyorum işte.

Sayfalar elimden nasıl akıp gitti bilmiyorum. Böyle hızlı bitirdiğim bir kitap daha var mıydı? Onu da bilmiyorum. Daha bu kadar daha anlatsaymış Sabahattin Ali Maria ve Raif'in hikayesini ben daha bu kadar daha dinlerdim. Öyle çok kendimi buldum ki... Öyle  benden, senden, ondan... bizden biriydiler ki... Hatta kitabı okurken mutlu olup istemsiz olarak güldüğüm de gözlerimden yaşların süzüldüğü de oldu. Cidden ben vardım orada. Yaşadım sanki her satırı. Hani herkesin yapmak istediği, söylemek istediği sözler vardır ama kimi zaman cesaretleri yoktur kimi zaman da şartlar el vermez ya söylemeye işte onlar bizim yerimize sanki her şeyi konuşmuşlar gibi.

Kitabı okurken bu paragrafı bloga yazacağım diye küçük bir kağıda notlar aldım sonra bir baktım ki kitabın yarısını not almışım zaten. Vazgeçtim. Ama mutlaka okunmalı. Ya da kimse okumamalı ki o kitap sadece benden bahsetmeli... (Böylede kıskancım!)

Ben kabul etmek istemiyorum Maria Puder'in öldüğünü dedim kitap bittiğinde. Her kadının içinde olan ama kelimelere dökülemeyen şeyler vardır ya hani işte Maria anlatmış hepsini. Utanmadan, sıkılmadan, düşünmeden, yargılaman, sorgulamadan, olması gerektiği doğallığında her şey...

Yeni idolüm... Aradığım ama tarif edemediğim yaşamı buldum bu kitapla! Artık biri benimle konuşacaksa gidip önce Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna'yı okusun. Anlasın, kabullensin, olması gereken bu desin, öyle gelsin. Beni yormasın! Hiç uğraştırmasın!

3 Kasım 2012 Cumartesi

Aslı Erdoğan - Taş Bina ve Diğerleri

Öncelikle Aslı Erdoğan'ı tanıyalım diye düşünüyorum. Bakalım Aslı Erdoğan kimmiş? Neler yapmış? Bu ilk vereceğim bilgileri kendi resmi web sitesinden ve kitabın başındaki yazar hakkındaki bilgiden alıyorum:


"ASLI ERDOĞAN BİYOGRAFİ
1967 İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okudu, yüksek lisansını CERN’de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı) hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı.
İlk romanı Kabuk Adam 1994’te, öykü kitabı Mucizevi Mandarin 1996’da yayınlandı. Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca ve Norveççe’ye çevrilerek Actes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Radikal’de yazdığı köşe yazıları Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha adlı kitaplarında toplandı. Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. 2004’te Hayatın Sessizliği adlı çalışması yayınlandı. 2009’da çıkardığı son kitabı ise Taş Bina ve Diğerleri."




Bakalım Wikipedia ne demiş?

"Aslı Erdoğan (d. 1967), yazar.
İstanbul Amerikan Robert Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını CERN (Nükleer Araştırmalar için Avrupa Konseyi anlamına gelen Fransızca Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire)'de hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı. 1994'te ilk kitabı yayımlandı.
1997'de Deutsche Welle'in düzenlediği yarışmada Tahta Kuşlar öyküsüyle birincilik ödülü aldı. Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. "Tahta kuşlar" adlı kitabı, dokuz dile çevrildi. "Mucizevi Mandarin" Fransa'da Actes Sud tarafından basıldı. "Kırmızı Pelerinli Kent" romanı Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik- Serisi'ne seçildi. Kitabın Fransızca baskısı yine Actes Sud tarafından yapıldı. Romanın Bulgarca, Almanca, İngilizce ve Yunanca baskıları hazırlanıyor. Uluslararsı basında pek çok övgüyle adını duyuran yazar Lire Dergisince "geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi. "Hayatın Sessizliğinde" adlı şiirsel- düzyazı metni 2005 yılında yayınladı. Kitap, Dünya Yayınlarınca düzenlenen yılın kitabı ödülünü kazandı. "Hayatın Sessizliğinde" metninin bir bölümü Piccolo tiyatrosunda sahnelendi. Ayrıca kitaptan bölümler, dans tiyatrosuna dönüştü. Gazete yazıları ve çeşitli dergilerde çıkan öykülerinin toplandığı iki seçki; "Bir Kez Daha" ve "Bir Delinin Güncesi" adı altında 2006 yılında yayınlandı. Meet bursunu kazanarak, St.Nazere davet edildi. Yurtiçi ve yurt dışı pek çok sergide metinleri yer aldı.
Erdoğan, bir çok çalışanı gözaltına alınan, tutuklanan ve öldürülen Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor."

Gelelim benim Aslı Erdoğan hakkında yaptığım araştırmalara ve kişisel düşüncelerime:

İlk olarak bu yeni okuduğum kitabı Taş Bina ve Diğerleri ile tanıştım. Kitabı çok beğendim. Ama orası ayrı ona sonra değineceğim. Aslı Erdoğan kim peki? En üstte paylaştığım kitabın içindeki tanıtımı kadar tanıdım bende. Bu kadın biliyor, iyi, güzel... Okumalık güzel kitaplar buldum o halde diyerek sevindim. Sonra sizinle paylaşmak için İnternet'te daha derinlemesine bir araştırmaya koyuldum. Her zaman en güvendiğim bilgi kaynağı Wikipedia'ya baktım ilk. Özgür Gündem? Nasıl bir gazete acaba dedim. Daha önce adını hiç duymamış olmam çok enteresandı. Sonra birde oturdum onu araştırdım. Ve yine Wikipedia'da gazete ile ilgili bilgileri okuyorken bir başlık ilişti gözüme. İşte aynen şöyle yazıyordu: "PKK ile bağlantısı" Sonra tabi gazeteyi de anladım. (Gazete ile ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler için yukarıdaki Özgür Gündem yazısının üzerine tıklamaları yeterli. Yeni sekmenizde bilgi önünüzde.) Sonra artık engel olamayacağım bir ön yargı belirdi içimde. Tıpkı Orhan Pamuk'ta olduğu gibi Elif Şakaf'ta olduğu gibi... Onlarında kitaplarını beğeniyorum mesela ama sadece kitaplarını. Galiba bu artık Aslı Erdoğan için de geçerli.

Ve kitap...


Öncelikle arka kapağı vereyim:


"Çağdaş Türk edebiyatımızın yüz akı bir yazardan on yıl sonra bir öykü kitabı. Aşılması zor imgelem dünyası, sözcükleri boşluktan kurtaran anlatımıyla Aslı Erdoğan bir kez daha yaratıcı gücünü sergiliyor."

Kitap hakkında Ekşi Sözlük'te konuşulanlar:

"aslı erdoğan'ın 2009 yazında yayınlanan öykü kitabının adıdır. 'işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni' işkence ana başlığında anlattığı öykülerindeki şiirsellikle zamanlar boyu sürecek bir yapıt. biraz da acıdır."
"okunmasının diğer kitaplarına nazaran daha zor olduğunu düşünüyorum. ancak taş binadan içeri bir kere girdiniz mi dönüşü olmadan her şeyi içinize çektiğiniz bir kitap. tekrar tekrar okunmalı derinliği daha da kavramak için.."
"aslı erdoğan'ın çok yoğun bir dil kurarak yazdığı öykülerden oluşan kitabı. metin okuyucunun kendi yaşamından bir şeylerle seyreltmeye zorluyor kendisini. aslında sek de tüketilebilir. rakıdan örnek verirsek, rakı sek haliyle de lezzetlidir ama rakıyı sek içerseniz suyun rakıya değdiği anda ortaya çıkan o muhteşem görüntüden ve açığa çıkan tarifsiz kokudan mahrum kalırsınız.

--- spoiler ---
herkesin hikayesi aslında anlattığı. "biz hepimiz, aynı uçurumdan çıkıp gelmedik mi?" herkesin bir taş binası vardır, belleği ve düş gücüyle ördüğü. bazen bir ütopyaya bazen cehenneme çevirdiği bir taş bina vardır herkesin hayatında. aslında hayat da hem çok karmaşık, hem de h, çift a, y ve t harflerine indirgenebilecek kadar basittir.
--- spoiler ---

kısaca, varlık, varlığın evi, insanın kendi-oluşu ve başkası-olamayışı üzerine farklı gözlerle dönüp dönüp okunabilecek bir kitap."

Basında Taş Bina ve Diğerleri:

"”Sait Faik Hikâye Armağanı” Aslı Erdoğan’ın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı ”Taş Bina ve Diğerleri ” adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a dün Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenen törenle verildi.




Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen’den oluşan seçici kurul ödülü oybirliğiyle verdi. Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle ”Taş Bina ve Diğerleri ”adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.

Darüşşafaka adına töreni açan Beşir Özmen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sürecini özetledi. Aslı Erdoğan’a ödülü Sait Faik’in yakın arkadaşlarından ünlü yazar Yaşar Kemal verdi. Sait Faik’in son günleri ve ödül kararının alınışıyla ilgili tanıklıklarını paylaştı. ”Bu Darüşşafaka’ya bağış yapmakla ve bu armağanı koymakla çok isabetli bir iş yaptılar. Bu ödülü alanların hemen hepsi arkadaşımdır. Aslı Erdoğan’ı tebrik ediyorum.” dedi.

Aslı Erdoğan ise, Yaşar Kemal’in elinden ikinci kez ödül almaktan dolayı duyduğu heyecanı dile getirdi. Duygularını; 12 yaşlarında Sait Faik okuduğum hikaye beni ağlattı. Hikaye sevgiyle ilgiliydi, çok yalındı. Ben de insanlar daha çok sevebilmek için yazdım. Bunu bana ilk öğreten Sait Faik’ti. Bu ödül kendimi iyice yalnız hissettiğim bir dönemde geldi, teşekkür ederim.” sözleriyle paylaştı.


Dünden Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine annesi Makbule Hanım Kasım 1954’te hazırladığı vasiyetinde malvarlıkları ve yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka’ya bırakır. Bu vasiyetnamenin bir maddesinde, her sene dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşacak jürinin, o sene içerisinde yazılmış en iyi hikâyeyi seçerek ona “Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikâye Mükâfatı” vermesi istenir. Sait Faik Hikâye Armağanı, Makbule Hanım’ın 1964 yılındaki vefatından sonra Darüşşafaka Cemiyeti tarafından düzenli olarak verilmeye başlandı. 2003’ten beri, Sait Faik’in tüm eserlerini yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’nın işbirliğiyle verilen Sait Faik Hikâye Armağanı, ülkemizin en uzun soluklu hikâye armağanı unvanını taşıyor."

12.05.2010
TÜRKİYE



Gelelim ben ne düşünmüşüm kısmına:

Milliyet Gazetesinin yaptığı en iyi şeydir her halde kitap kampanyaları. İşte bu kitapla da tanışma hikayemin altında Milliyet Gazetesi Ödüllü Kitaplar Kampanyası var. Hani şu belli bir miktar kupon karşılığında verdikleri 10 kitaptan biriydi Taş Bina ve Diğerleri. İlk düşündüğüm şey okumak için çok gecikmişim oldu ama daha sonra kitabın okunması zor bir kitap oluşu dolayısıyla iyi ki beklemişim dedim. Algılamakta bazen cidden zorlandım. Soyut bir anlatımı var. Kalabalığın içinde yalnız hapsolduğumuz taş binaları anlatmış. Mükemmel bir dille, müthiş cümlelerle... Gelecekte olmak istediğim yerde şu an Aslı Erdoğan. Kitabı okuyunca zaten "Hak ediyor!" dememek içten değil. Kitap 2010 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık görülmüş. E buda hakkıdır zaten. Herkesin kendini bulacağı, defalarca okunabilecek ve her okuyuşta insanı farklı noktalarından tutup sürükleyebilecek güçte bir kitap. Okunası bir kitap! Ben çok tavsiye ederim!

İyi okumalar! =)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...