Translate

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Hayalci...


          Hayaller gündüz Güneş'im gece Ay'ım olur anımı aydınlatırlar. Onlarla uyur, onlarla uyanırım. Uykumda rüyalarım olurlar. Bir gece devasa bir yaratığa karşı kullandığım ışın kılıcım, bir gece rüyalar şehrimde beni uçuran bembeyaz kanatlarım olurlar. Bazen korkuturlar; soğuk soğuk ter, hızlı hızlı atan bir kalp olurlar. Bazen sıcacık bir mutluluk olurlar, yeryüzünde olamayacak kadar sıcacık... Korku olurlar, endişe olurlar, panik olurlar, üzüntü olurlar, heyecan olurlar... Ama en çok mutluluk olurlar!

          Bir bahar günü ulu bir ağacın gölgesine sığınmış seyyahın, yüzüne çarpan rüzgar gibidir hayaller; kendini salıncağın rüzgarına kaptırmış uçacağını sanan bir çocuk gibi... Biz kendi işimize bakarken ortama huzur savuran bir şarkı gibi: Dinlendirici, huzur verici ve en önemlisi gülümseten bir şarkı... Ya da teklifsizce elimizden tutup bizi dans pistine sürükleyen arsız bir sevgili gibi... "Sağlığa!" diye kaldırılan bir kadeh gibi... Hep iyiden, güzelden yana hep umut dolu yeni günlere!..



23 Temmuz 2013 Salı

Kayıp Prenses

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken; ben bağda üzüm bekler derede odun yükler iken; bir varmış bir yokmuş... Masalın yalanı mı olurmuş? O yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? Derken; sabahleyin erken keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar sıçan cirit atar iken çıkmış bir kocakarı ortaya! En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü! Bir laf etmiş, bir laf etmiş... Bakalım ne laflar etmiş:

          Çok eski zamanlarda, uzayın sırlarla dolu bir yerlerinde, minik bir gezegende Güneş Ülkesi adında bir ülke varmış. Bir de bu ülkenin komşusu ve düşmanı Alnilam Ülkesi varmış. Bu ülkeyi yönetenler çok kötü kalpli insanlarmış. Birgün Güneş Ülkesi'nin kral ve kraliçesinin bir kızı olmuş. Kral prensesin adını Ece koymuş. Böylelikle daha küçükken bile ileride ülkenin kraliçesi olacağını anlasın istemiş. Maalesef küçük Ece o günleri görebilecek kadar şanslı değilmiş. Yeni hayata gelen bu minik kız o kadar güzelmiş ki Alnilam'ın kraliçesi kıskançlıktan deliye dönmüş. Ve Güneş Ülkesi'nin minik prensesini kaçırmaya karar vermiş. Daha çok küçük olan prensesi kaçırmış kaçırmasına ama minik Ece o kadar çok ağlıyormuş ki sesi ta Güneş Ülkesi'ne kadar duyulmuş. Kızının sesini duyan kraliçe umutlanıp Ece'nin bulunabilmesi için ülkenin tüm askeri güçlerini Alnilam'a göndermiş. Alnilam kraliçesi Güneş Ülkesi muhafızlarının prensesi bulmalarını istemediği için Ece'yi bir uzay mekiği ile uzayın karanlığına yolcu etmiş.

          Prensesin uzay mekiğindeki yolculuğu tam tamına bir güneş yılı sürmüş. Bir yıl sonra minik Ece ismine Dünya denilen bir gezegenin, güzel bir ülkesinin, hastane kapısına düşüvermiş. Ve bu şanslı prenses hemen kendisini sahiplenecek bir aile bulmuş. Onu sahiplenen aile tuhaf bir tesadüfle ismini Ecenur koymaya karar vermişler. El bebek gül bebek büyütülen Ecenur hiçbir zaman Güneş Ülkesi'nin kayıp prensesi olduğunu öğrenemese bile hatta geldiği gezegende öyle bir yerin varlığı bilinmese bile o bunu hep hissetmiş. Kendisinin Güneş Ülkesi'nin kayıp prensesi olduğuna inanmış. Hayatını hep bir prenses gibi yaşayarak geçirmek istemiş. Elbette şartlar her zaman o kadar mükemmel değilmiş. Büyüdükçe artan sorumlulukla beraber hayalini kurduğu Güneş Ülkesi'ni yavaş yavaş unutmaya başlamış.

          Küçük prenses Ece kaybolduktan sonra kraliçe acıya daha fazla dayanamamış. Olaydan tam bir yıl sonra yani Ece'nin Dünya'ya düştüğü gün kraliçe ölmüş. Kral hızla yaşlanmaya başlamış ve ülke güç kaybediyormuş. Alnilam giderek büyüyen bir ülke olmuş. Kral, tıpkı kraliçe gibi prensesinin de öldüğünü düşünmeye başladığı zaman Ece'nin hala yaşadığını ve sağlıklı olduğunu anlamış. Güneş Ülkesi prensesleri doğduklarında onlar adına dikilen içinde Güneş Taşını da barındıran heykelcikler olurmuş. Bu Güneş Taşı prenses yaşıyorsa ve sağlıklıysa on dokuz yaşına gireceği gün parlarmış. Taş parlamış parlamasına ama o kadar solukmuş ki rengi kral buna sevinse mi üzülse mi bilememiş. Prensesin çok uzaklarda olduğu anlasa da birgün kızına bulacağına dair umudunu hiçbir zaman kaybetmemiş ve hayatının sonuna kadar Güneş Ülkesi için çalışmış. O günden sonra Güneş Ülkesi eski gücünü geri kazanmaya başlamış.

          Ecenur geldiği Dünya denilen gezegende diğerlerinden hep farklı olmuş. Bu farkını hayatı boyunca çevresindeki herkese hissettirmiş. On dokuz yaşında genç bir kızken bilmese de Güneş Ülkesi'ni kurtardığını otuz beş yaşında genç bir kadınken insanoğlunun mucizeleri yüzünden sonu gelen Dünya'yı kurtardığını herkesten hep sakladı. Artık 3182 yılında da Google'da ismi aratıldığında karşılaşılacak tek bir yüz var. Ve o bununla hiç övünmedi. Her zaman tıpkı bir prenses gibi davrandı!





Ismarlama yazı yazmaya kalkınca ne yazacağımı bilemedim ve bildiğim bir masalı anlatayım dedim. Eminim benden başka hiç kimseden dinlememişsinizdir bu masalı. Çünkü Güneş Ülkesi'nden geldiğine inanan bir arkadaşa sahip olmak herkese nasip olmaz! =)

Ha bu arada unutuyordum: 20 Nisan Koç burcuna denk geliyor. Bir prens var burcunu bilmeyen, yardımcı olmak istedim! =)

19 Temmuz 2013 Cuma

Bu Su Hiç Durmadı, Durmaz!

Bülent Ortaçgil bir şarkısında şöyle diyor:


"Yaşamak dopdoluydu akan pınarlar gibi inanmayanlar beklediler."

İşte tam da bu yüzden ben çok mutlu bir insanım. Hiçbir hüznü, pişmanlığı barındırmıyorum üzerimde. En çok üzüldüğüm şeyi bir uyku örtebiliyor. Ertesi sabaha uyandığımda tüm kötü düşüncelerden, üzüntülerden, pişmanlıklardan arınmış oluyorum. Çünkü; yaşamak dopdolu ve benim beklemeye vaktim yok!

Hep böyle değildim elbette. Çok üzüldüm, dertlendim. Ama bir şey hep aynıydı: Pişman olmak geçmişe kilitlenip kalmaktı ve ben hiçbir şeyden dolayı hiçbir zaman pişman olmadım. Hiç geçmişe kilitlenip kalmadım. Eski odalarda sıkışmadım. Amacım hep bir sonraki sefer daha doğruyu yapmaktı. Bazı yanlışlar elbette hiç unutulmazdı ama zaten belki de unutulmaması daha iyiydi. Dünyanın adaletine tek inandığım zamanlar pişmanlığın sınırında olduğum zamanlar oldu. Belki kendimi avuttuğumu düşünebilirsiniz, belki züğürt tesellisi diyebilirsiniz ama hep işe yaradı. Beni hep geleceğe götürdü.

Ve şöyle devam ediyor:


"Umutlarını borç verdin, cebinde hiç kalmadı... Dostların anlamadılar!"

Bak sevgili ne kadar da seni anlatıyor. Ve aynı zamanda beni... Umutsuzluğa düştün, zor zamanlardı. Hiç dostun olmadığını düşündün. Çünkü kimse seni anlamıyordu. Çünkü herkes gereksizdi ve kimse senin yaşadığını yaşamamıştı. Ne büyük tesadüf ben de seninle aynı durumdaydım. Belki de biz dost kavramını çok yanlış anlamıştık?


"Nar gibi güzelliğin gizliydi, vereceklerin fazlaydı. İnsanlar inanmadılar."

Sana hiç inanmadılar. Şimdi de sana inanmaları için çok geç kaldın. Baksana tek inanan bendim ve artık ben bile yokum.


"Sustun sustun konuşmadın, sonra kaçtın arkana bakmadan. İnsanlar şaşırdılar."

Ben hiç şaşırmadım. Çünkü kaçmalarına alışıktım. Aslında sen hep kaçardın, hep susardın!

Nakaratına bayılıyorum bu şarkının. Çünkü sevgilim; aynı biziz:


"Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum."

Ama bizim önümüzde barajlar yoktu. Bu su hiç durmadı ve hep aktı. Tasarruf edemedik biz o sudan!


Hayatta sadece SİYAH ve BEYAZ yok sevgili. GRİ de aslında çok güzel bir renk!

Kadın eli değmiş bu şarkıya. Ne kadar da güzel olmuş öyle:


13 Temmuz 2013 Cumartesi

CAMDAN GETTOLAR

İngiltere´de sokakta yürüyorum. Karşıdan bir çift geliyor. Adam siyah, kadın ise beyaz. İkisi de orta yaşını çoktan geride bırakmış, el ele tutuşmuşlar. Ağır ağır yürüyorlar. Mevsimlerden ikinci bahar. Belki de birbirlerine çok geç kavuşmuşlar. Derken bir meydanda bir başka aileye rastlıyorum. Adam ve kadın beyaz, İngiliz, evlat edindikleri çocuk siyah, Afrikalı. Ve sevgiyle tutuyorlar elini, muhabbetle... Öylesine uyumlular. Farklı ırklardan, farklı dinlerden, farklı dillerden çiftler görmek insanlığa dair umudumu artırıyor. Demek ki biz, bizlere çocukluktan itibaren söylenen tüm önyargılara ve kalıplara rağmen zihnimizin duvarlarını aşabiliyor, birbirimizi sevebiliyor ve sevilebiliyoruz. Demek ki insan, her yerde insan. Dünyanın her yerinde benzer hüzünleri, aşkları, hüsranları...
Ne var ki camdan bir gettoda yaşıyoruz çoğu zaman. Farkında bile olmadan. Cam şeffaf ya, hani arkasını görebildiğimiz için zannediyoruz ki etrafımız açık, açıklık. Halbuki ha tuğla, ha cam, sonuçta katı ve donmuş, sonuçta aynı yalıtılmışlık. Gettoda hayat tekrara ve aynılığa dayanır. Her gün bir öncekinin aynıdır. Her ahbap, her arkadaş bir başkasına benzer. "Adamım" dediklerin aslında seni zihnen daraltır, ruhen kuşatır. Gettoda farklılıklar "Yok" denilecek kadar azdır.
Rutinden beslenmez insan. Herkesin birbirine benzediği ortamlardan sanat çıkmaz. Edebiyat çıkmaz. Felsefe çıkmaz. Yaratıcılık çıkmaz. Aynılık, sadece kendini doğurur, tek bir sesin yankılarıyla geçer zaman. Bir toplum benzerlikten, monotonluktan, tekrarlardan değil; sentezlerden, yeniliklerden, dinamik ve demokratik bir ritimden beslenir. İnsan, şu hayatta bir şey öğrenecekse şayet, kendisine benzemeyenden, kendisi gibi olmayandan öğrenir.
Türkiye´nin camdan gettoları var. Ve bizler bu toplumsal-ekonomik-kültürel gettoları, zihnimizdeki şeffaf duvarları aşmadıkça, aşamadıkça, ne toplumsal gerginliği azaltabiliriz ne birbirimizi yeterince anlayabiliriz. Türbanlı-türbansız, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, iktidar yanlısı-muhalefet yanlısı... İkilem ikilem ikilem. Şüphe ve tedirginlik doğurur gettolarda hayat. Çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Şayet hiçbir dostane bağ yoksa farklı özneler arasında, birbirlerine düşmanlık gütmeleri de bir o kadar kolaylaşır. Hâlâ bir "takiye" korkusudur gidiyor memlekette. Nedendir birbirimize güvenemeyişimiz?
Dinsel değil bugün yaşanan gettolaşmanın sebebi, etnik değil, sınıfsal değil. Politik! Siyasi görüşlerimize göre kutuplaşıyor, adalaşıyoruz. Küskün, kızgın ve şüpheci insanlar olduk. Seçimler öncesi gerilimdi, seçim sonrası gene gerilim. Herkese, her şeye ama en çok da kendi kendimize, birbirimize küsüyor, kızıyor, sataşıyoruz. Dışarıdan bakan bir gözlemci ne der? Türk insanının kendi kendini yıprattığı sonucunu çıkarır muhtemelen. Birbirimizin enerjisini, yaratıcılığını, hevesini, rüyalarını, gayretkeşliğini, üretkenliğini, yeteneklerini tırpanlıyor, birbirimizi a-zal-tı-yo-ruz.
Sonra ne olur? Bir gün bir çıkarsınız yurtdışına, Türkiye´de iken birbiriyle konuşmayan, biri sağcı biri solcu, biri Kürt biri Türk, biri türbanlı biri türbansız, iki kişinin Amerika´nın filanca kasabasında ya da Avrupa´da filan şehrin banliyölerinde nasıl birbirlerini bulduklarını, yakın arkadaş olmayı başardıklarını görürsünüz. Şaşırırsınız. Avrupa´da verdiğim her imza gününde beklenmedik dostluklara tanık oluyorum. Türbanlı kız öğrenci ve kulağı küpeli solcu ya da Kemalist öğrenci... Bambaşka aile yapılarından gelen insanlar aynı Batı şehrinde kendilerini "yabancı" konumunda bulunca, sıfırdan arkadaş olmayı başarıyorlar. Buradayken yan yana gelmez sanılanlar, gurbette birbirlerine hoşça bakıyorlar.
Birbirimizi tanıyabilmek, camdan gettolarımızdan çıkabilmek için illa da gurbete mi gitmemiz gerek?

21 Ekim 2010



**BU YAZI ELİF ŞAFAK'IN ŞEMSPARE ADLI YAPITINDAN BİR ALINTIDIR.**

1 Haziran 2013 Cumartesi

Direne Direne Kazanacağız

Son zamanların en büyük direnişi yaşanıyor!

Taksim Gezi Parkı'ndan başlayan bu direniş birkaç ağacı çoktan geçti. Bu faşizme, emperyalizme, AKP diktatörlüğüne karşı bir direniş.

Tüm yurda yayılan bu isyana Türkü Kürdü Lazı Çerkezi Sunnisi Alevisi Süryanisi ve daha birçokları destek veriyor.

Bu direnişi durdurmak için "RTE'nin askerleri" yani "polisler" sanki o halkın çocukları hiç olmamışlar gibi insanlara acımasızca, vicdansızca saldırıyorlar.

Beş gün oldu medya hala sessiz. İnsanların televizyonlardan bir şey öğrenmesi imkansız. Benim ülkemin cahil insanları televizyondan duyduğu şeylere göre hayatını yönlendiriyor. Sosyal medyadan bir haber olan teyzelerim ülkede çıkan savaşı bilmiyorlar.

Yabancı medya Türk medyasının yapamadığı haberleri yaptı. Türk halkının yanında oldu.

Bir böcek ilacı olan portakal gazını Türk polisi Türk halkına karşı kullanıyor! Türk halkı böcek yerine konuyor.

Panzerler vicdansızca insanların üzerine sürülüyor. Hatta o görüntüyü hemen paylaşmak istiyorum. Çünkü tarihe geçecek bir görüntü.


Bu görüntüler bugün Kızılay'da çekildi.

İşte böyle bir savaşın içindeyiz. Halkına savaş açan bir iktidar var.

Sonuna kadar DİRENECEĞİZ.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

TAKSİM GEZİ PARKI'NA DOKUNMA!

Günümüzde para o kadar büyük bir değer kazandı ki artık maddi kazanç getirmeyen hiçbir şeye acınmıyor. Buna ağaçlar da dahil! Ağaç kesmenin, onları acımasızca sökmenin cinayet olduğunu unutuveriyorlar. Çünkü onlar para getirmiyor. Tek işlevleri biraz oksijen sağlamak. Biraz doğal görüntü. İşte hepsi bu. Oysa ağaçlar olmasa her yer AVM olsa öyle mi olur? Belki soluyacak bir gram oksijenimiz bile kalmaz ama paramız olur en azından. Öyle ya para daha önemli! Hatta ve hatta en önemlisi! Öyle değil mi?!

Hürriyet'tin haberi:
"İstanbul'da Topçu Kışlası'nın yapılması planlanan Gezi Parkı'na gece yarısı kepçelerle girilip yıkıma başlandı. Sosyal medyada yıkımın duyurulmasıyla Gezi Parkı'na koşan ve yıkım çalışmalarını engelleyen 50 kişilik grup, parkta sabaha kadar nöbet tuttu. Gündüz saatlerinde ise yıkıma karşı direnen protestoculara polis müdahale etti ve biber gazı sıktı. Eski Bakan Ertuğrul Günay da çok sert tepki gösterdi ve "Fethin yıldönümünde Istanbul'da AVM yapmak için 75 yıllık ağaçları kesmeye kalkanlar, ne Fatih Sultan'ı anlamışlar, ne de Yaradan'ın emrini!" dedi."
Taksim Gezi Parkı'ndaki ağaçları işte böyle acımasızca sökmüşler:

http://webtv.hurriyet.com.tr/2/49930/0/1/taksim-gezi-parki-nda-agaclar-catir-catir-sokuldu.aspx

Buna katillik denmez de ne denir?

Bu nasıl bir bencilliktir?

İnsanlar en azından çocuklarını bile düşünmezler mi?

Nasıl bu kadar körü körüne itaatkar olunabilir?

Tüm bu soruların bir cevabı var mı? Ya da bu sorulara cevap verebilecek bir 'insan' var mı?


#bloggerdiyorkigeziparki

17 Mayıs 2013 Cuma

Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun

     

Bir tren istasyonunun en kuytu köşesindeydiler. Kadın seviyor, adam gidiyordu. Kadın, son kez yüzüne baktı adamın. Adam, bakışlarını kaçırdı kadından. Uzaklara baktı öylece. Yaralı olan kendisiymiş gibi. Önce sustu kadın uzun uzun. Adam, o susuşlara kendini ekledi. Birazdan açılacaktı dili kadının. Birazdan bir hikaye başlayacaktı, bitişi anlatacak olan... Kadın, elini tuttu adamın. Adam önce kaçırmak istedi elini, sonra kadının uysal bakışlarıyla çarpıştı gözleri. Kaldı eli elinde öylece. Kadın, derin bir nefes aldı önce. Sonra konuşmaya başladı; elinde kalan tek gerçeğin, tüm gerçeklerin bir yalan olduğunu bile bile. 
     "Bana hayat diye bıraktığın, ölümle pençeleşiyor şimdi. İçi boşalmış bir hayatı yaşıyor sensizken insan. Bir vardın, bir yoktun zaten. Ne dünümde kalacak bir anısın, ne yarınımın mutlu yanısın. Ya geliyor, ya gidiyorsun. Kalmak yok senin lügatinde. Zordu zaten bu aşkı taşımak. Son çoktu bu aşkta ama sonu yoktu. Bitirmek istesek, nereden başlayacağımızı bilemezdik, yeniden başlasak, nasıl bitireceğimizi... Kalabalık bir caddede rastladık aşka, o kalabalıklardan çaldık aşka da, çıkmaz sokaklarında kaybolduk, ne acı. Kendi ateşime dayanamazken, hasretinle yanmak ne yaman bir kadermiş. Daha da acısı senin boşluklarını doldurmak için kullanılmış olmam. Hikayene kostüm olabilirdim ancak, hayat beni sana yazmadı. Neden gidemediğimi sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun. 
     Sen benim gelecek ağrımdın. Ve sadece iki şey vardı hayatımda. Birincisi hayatıma girmen, ikincisi hayatıma girmenin dışında kalan her şey... Ve ben hüzün elçisiydim dünyanın. Benim olmayacağını bilmenin hüznü ve başkasına gideceğini bilmenin acısıyla yaşıyordum. Hiçbir gelecek seni bana getirmeyecekti. Hiçbir geleceğe seninle yürüyemeyecektim. Ama yine de yılmıyordum. Yılmadım! Saniyelerden kocaman bir gelecek kurmaya çalıştım bize... Senden hayaller kurup, içimdeki denizlere yürüdüm. Çok sevdim, evet. Kendimden alıp sana verircesine, kendimde işe yarar hiçbir şey bırakmamacasına. Karşılığını bulacağını sandığım her şey bir boşlukta asılı duruyor şimdi. Ama yine de kötü olmamak adına ihanete ihanetle karşılık vermedim. İyi kalmak seni de onarır belki dedim. Dedim de... Dediğimle kaldım işte. Elindeki tek iyilikle bütün kötülükleri düzeltemezmiş insan. Düzeltemedim. Keşke seninle ayrı dünyalarda yaşayan iki aynı olsaydık. Oysa şimdi, sadece aynı dünyada yaşayan iki ayrıyız. Neden gidemediğimi sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun. 
     Yanımda olman çok şey öğretmişti bana. Öğretemediklerini de sensizlik öğretiyor şimdi. Çok da kimsesiz değilim aslında. Beni asla yalnız bırakmayan yokluğun ve kendini benimle tamamlayan bir yığın eksiğim var işte. Kadınlar sevilmek istediği gibi sever. Ben koşulsuzca ve gerçek sevdim. Biraz tereddüt etseydim ben de senin gibi hesaplar yaparak sevecektim. Gerçek aşkı yalanlardan öğrenmek ne acı değil mi? Allah kimseye böyle tecrübe yaşatmasın. Hoşça kal sevgilim. Gittiğin yerden mutlu ol. Ama sakın unutma, bundan sonra sana gelenler, terk ettiklerinin bıraktığı boşluğa düşecek! Aşk herkeste başka kanar. Dilerim son bıraktığın olurum. Daha kanayacak yerim kalmadı. Gidemiyorsam aşktandır, aşktan! Varsın, bu da senin zaferin olsun. Neden gidemediğim sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun." 
     Adam gözünde iki damla yaşla yürüyordu istasyonda. Sonra bir tren geldi onu götürmeye. Trene adımını atar atmaz vazgeçti adam. Kadını aradı gözleri. Adam pişmandı... Kadın gitmiş.

 Yukarıda okuduğunuz bu metin Kahraman Tazeoğlu'nun Kıyısızlar adlı kitabından alınmıştır.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Halim Duman



Bizim buraları bilir misiniz bilmem ama ben anlatayım. Kış mevsiminin ve ilkbaharın yaşanmadığı bir yerdir Nazilli. Sadece sonbaharı ve yazı yaşarız. Sonbahar dediğim de Kasım'da başlar Şubat'ta biter. Geri kalanı hep yazdır. Sonbahar iyidir. Hava çok soğuk olmadığı için kalın kalın giyinmek zorunda kalmayız. Bir ceket ve bir şemsiyeyle tüm kışı -yani sonbaharı- geçirmek mümkündür. Gerçekten soğuk dediğimiz günler bir haftayı geçmemekle beraber Erzurum'un sıcağı gibidir o da. Demek istediğim bu günlerde biz burada yaz mevsimini yaşamaktayız. Kısacık şortla ve incecik bir askılı badiyle uyumaya çalışırken kan ter içinde kalıp uyandığımız ya da daha kötüsü hiç uyuyamadığımız çok olur. İşte dün de böyle bir geceydi...

Dün gece sıcaktan yatmayı bile denemediğim için TV'yi açtım ve 1 Erkek 1 Kadın'ı izledim. O bitince her halde odam daha serindir diye düşünüp yatmaya gittim. Yattım ama boncuk boncuk terliyorum. Oysa yatağımın tam karşısındaki pencere de açık. Sadece tül perde örtülü. Yani rüzgarı engelleyecek pek bir şey yok. Anlaşılan bu yetmiyor dedim bir süre sonra ve tül perdeyi ayrıca bir de cereyan yapsın diye odamın kapısını açtım. Evet, odada bir hareketlenme oluştu ama sadece pencereyle kapı arasında. Bundan benim yatağım hiç ama hiç nasibini alamadı. Sonra gece saat 3 sularında aklıma dahice bir fikir geldi. Penceremin önünde bulunan divana yatacaktım. Böylelikle serin serin, rahat rahat, deliksiz uyuyabilirdim. Ve bunu gerçekleştirdim de... Yani sadece o divana yatma eylemini gerçekleştirebildim. Uyumakla ilgili olan kısmındaki problem karşı apartmanda yaşayan ve yaşam belirtisini sadece gece saat 2'den sonra göstermeye başlayan üç kız öğrenci...

İki yıldan uzun bir zamandır karşılıklı yaşadığımız bu baykuşlar hep gece gürültü yapmayı çok sevmişlerdi. Hala da seviyorlar. Bu gece evlerinin sessizliğine şaşırıp iyi yoklar galiba rahat uyuyabileceğim diye umuyordum ki gece saat 03.30 sularında bir kapı sesi duydum. Eve geldiklerini o an anladım ve tüm umudum kül oldu. Eve gelir gelmez gün boyunca yaptıklarından konuşmaya başladılar. Kendi sesleri yetmiyormuş gibi melankolik şarkılar açmayı da ihmal etmediler. -Geçen sene bir ay hatta belki iki ay sabahtan akşama akşamdan sabaha durmadan Mert kendisini terk ettiği için ağlayan biri vardı içlerinde.- Meğer benim dertli ablam gittikleri düğünde Mert'i hatırlamış hatta ağlamış şimdi sanki o sırada arkadaşları yanında değilmiş gibi onlara anlatıyor. Çok yakın bir arkadaşlarının düğünü imiş. O yüzden çok geç dönmüşler eve. Mert rüzgarı bir ara çok sert esse de iyi eğlenmişler hatta bolca da içip sarhoş olmuşlar.

Tüm bunların hepsini konuşmalarından anlayabiliyordum. Muhabbetlerine doyum olmazdı ama bu sırada benim uykum iyice kaçtı. Yattığım yerden arkamda duran sehpadaki telefonuma uzandım. Aman Allah'ım! Saat 4.17! Daha fazla dertli ablanın Mert muhabbetini dinleyemezdim. Hemen uyumalıydım. Ve "Kızlar sessiz olur musunuz? Uyumaya çalışıyorum!" diyerek onları uyardım. Zaten odalarımız birbirine baktığı ve arada sadece minik bir bahçe olduğu için beni hemen duydular. Cevabı dertli abla verdi: "Peki, tamam!" Bir daha sesleri çıkmadı. Benim odamı bile rahatlıkla aydınlatan sarı ışıkları da söndü. Hem onlar hem de ben güzel, deliksiz bir uykuya teslim olduk.

Sabah saat 7.30. Gece odamın kapısını açık bırakıp yattığım için evdeki en ufak bir tıkırtıyı bile duydum elbette. Babam uyanmıştı. Ve benim de üç saatlik uykumun sonu gelmiş oldu.

Şimdi kahve zamanı! Gününüz aydın olsun! =)

24 Nisan 2013 Çarşamba

Adı Mutluluk


Neydi o şarkının sözleri?
Ya da o ilk filmin ismi?..
Bunca yıl sonra bile...
Hatırlıyor musun acaba şimdi?
Ne çok zaman geçti değil mi? Ne kadar uzun yıllar... Karşılıklı ızdıraplar...
Geçti ama şimdi, güzel günler geldi. Sıkıntısız, karışanı edeni olmayan büyük, yalnız mutluluklar. Özgürlüğün zirvesinde geçen zamanlar...
Hani kırık kalpler nerede?
Niye gözükmüyorlar şimdi?
Bu kadar mıydı tüm sitemleri?
Bitmez sanmıştım oysa...
Hiç geçip gitmez gibi gelirdi bana.
Ne çok yanılmışım demek ki...
Başına -önemsiz bile olsa- bir şey gelirse hep ilk ben bilmek isterdim. Öyle seni çok umursadığımdan da değil aslında, konuşmaya bahane aramaktı bu benimkisi...
Sen her susuşunda en çok kendime kızardım, susmayı bilmediğimden. Öyle ya sen uçsuz bucaksız denizlerin gizemli korsanıydın bense senin meraklı mürettebatın.

Şimdi tüm bunları paylaşacak saman kağıttan ince bir defterim ve ucu kırılıp duran basit bir kurşun kalemim kaldı sadece. Konuşmaktı ya tüm gayem onlarla konuşup duruyorum işte.



***Bana tekrardan yazma şevki getiren Deniz Doğan ve kitabı Üç Noktalı Zamanlar iyi ki varlar! Önce Kitap'tan mükemmel bir kitap, tavsiyelerimle!

2 Nisan 2013 Salı

Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor

Sanat, tıp ve iş dünyası, kalp hastası çocuklar için el ele veriyor. Ünlü ressam Renée Niklan’ın 17 eseri, 10-14 Nisan tarihlerinde Ekavart Gallery’de sergileniyor. Ekavart Gallery nerede diyenlere, işte adres:  The Ritz-Carlton Hotel, Süzer Plaza, No: 15, Gümüşsuyu-İstanbul. Sergi, çarşamba-cuma günleri 11.00-18.30, cumartesi günü ise 12.00-18.30 saatleri arasında gezilebilir.

Bu serginin diğerlerinden farkı ne derseniz, salt bir resim sergisi olmanın ötesinde bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Sergideki eserlerin satışından elde edilecek gelirin tamamı, gelişmekte olan ülkelerde doğuştan ya da sonradan kalp hastası olan çocukların tedavi edilmesi için kullanılacak. Tedavileri, bu işe gönül vermiş bir avuç tıp insanının kurduğu Herkes İçin Kalp Derneği (www.cptg.ch) gerçekleştirecek. Dernek, modern tıbbın sunduğu olanaklardan yararlanamayan bu çocukların İsviçre’de ya da kendi ülkelerinde ücretsiz tedavi olmalarını sağlıyor.

Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 2 milyon çocuk kalp bozukluklarıyla doğuyor ve bu çocukların yarısı maddi kaynak veya sağlık sektöründeki insan kaynağı yetersizliği nedeniyle ilk iki yıl içinde yaşamını yitiriyor. Bu ülkelerde açık kalp ameliyatı olmayı bekleyen çocukların sayısı ise 8 milyonu buluyor.

Herkes İçin Kalp Derneği’nin kurucusu Ord. Prof. Dr. Afksendiyos Kalangos. Kalangos, iki kez Nobel Tıp Ödülü’ne aday gösterilmiş bir kalp cerrahı. Bu alanda 14 ayrı teknik geliştirmiş. Son 100 yılın en iyi cerrahlarından biri olarak tanınıyor. Ayrıca, dünyanın en prestijli tıp ödüllerinden Fransız Tıp Akademisi Ödülü’ne sahip.

Sergi, Alvimedica’nın sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Alvimedica Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton, hayır amaçlı bu tür etkinliklere özel önem veriyor ve Herkes İçin Kalp Derneği’ni yürekten destekliyor.

Niklan’ın mutluluk, umut ve sevgi mesajları içeren eserlerinden oluşan  “Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor” temalı sergisini mutlaka görün. Gidemem diyorsanız, sergiyi Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.ekavart.tv’de de izleyebilirsiniz. Resimler, yüreğinizi ısıtacak…

Hem dernek hem de sergi hakkında şuradan bilgi alabilirsiniz: http://alvimedica.com/hearts-for-all/tr/

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

5 Mart 2013 Salı

NUR İÇİNDE YAT

Çok fazla konuşmayacağım. Zaten gerek de yok. Ama umursamayıp hatta sevinenler varsa diye belirtmek gerekir, arabesk sevip sevmemek ayrıdır Müslüm Gürses apayrıdır. Toprağı bol olsun.

Sessiz Gemi:





Sensiz Olmaz:

30 Ocak 2013 Çarşamba

Bilinçaltım Saçmalıyor


Geçen gece çok saçma bir rüya gördüm. Hep saçma rüyalar görürüm aslında ama bu diğerlerinden farklıydı. Genelde insanların saçma olarak yorumladığı rüyalarımı ben çok severim bunu sevip sevmediğime bile karar veremedim. Normalde fantastik şeyler görürüm. Doğaüstü güçlerle falan savaşırım falan... Hatta bir keresinde kanatlarım vardı rüya kentimin üstünde uçtum çok güzeldi. Ama bu seferkinde normal insandım ve hiçbir şeyle savaşmıyordum.

Ben anlatayım eğer siz bu rüya yorumlama işlerinden anlıyorsanız yorumlayın ben de öğreneyim. Olur mu?? =)

Rüyam aynen şöyleydi:

35 yaşlarında falandım. Ve rüyamda genel olarak herkes o yaşlardaydı. (Kendi orta yaşlı halimi de çok beğendim bu arada. Hiç 35 göstermiyordum. Çok daha genç duruyordum. Mutlu oldum.) Geçen sene mezun olduğum lisenin açılışının 50. yılı kutlamaları dahilinde mezunlarda çağrılmış ve mezunlar buluşması gibi bir şey yapılmış ama sadece mezunlar yoktu. (Bu arada 2 ya da 3 yıl önce okulun 25. yıl kutlaması yapılmıştı, aynı rüyamdaki gibi bir şeydi galiba ondan etkilenmişim.) O okulda o dönemde okuyan öğrenciler de vardı. Her neyse ben bu aralar sokaklarda sıklıkla yanımda görülen bir kız arkadaşımla beraber gidiyordum geceye. (ismi H olsun) Girişte ismimizi alan görevli öğrenciler vardı. Bize eski arkadaşlarımızı bulmamızda kolaylık sağlayacak isim yakalığı takıyorlardı. Girişte görevli bir kız ismimi sordu ve İpek Özlem T. dedim. ismimin yazılı olduğu yaka kartını buldu ve bana verdi. Verirken de bana: "Sizinle aynı ismi taşıyan bir minik vardı az önce, isminiz de beraber olarak çok sık kullanılan bir isim değil, ne hoş tesadüf!" dedi. Ona gülümsedim ve bahçeye doğru ilerledim. H ile beraber çevremize bakınıyorduk. Eski tanıdık yüzlerle karşılaşma umuduyla kalabalığa karıştık. Bu arada kapıdaki kızın bahsettiği garip tesadüfü konuşuyorduk. Sonra birden bizim konuşmamızı duyan bir minik: "Siz benim ismimi nereden biliyorsunuz?" demez mi? Şaşırdık kaldık. Sonra ona gülümsedik ve ben onun hizasına gelebilmek için dizlerimi kırarak çömelir bir şekilde oturma pozisyonu aldım. Yüzüne baktım o miniğin. Allah'ım! Hayatımda gördüğüm en güzel minik kız. Kumral beline gelen dalgalı saçlarını eliyle arkasına atıp bana "Sen kimsin?" demez mi? Yerim onu ya! Ben de kendi ismimin İpek Özlem olduğunu söyledim ona. Sonra da "Yoksa senin ismin de mi İpek Özlem?" dedim. Küçük kız tam "Evet!" diyordu ki o arada yanımızda beliren bir çifti görmemezlikten gelemezdim. Galiba bu adaşım olan miniğin ailesiydi. Kafamı kaldırıp baktığımda ilk gördüğüm dünyanın en güzel kadınıydı! Hani rüyanın başında kendimin genç gözüktüğümü düşünmüştüm ya işte artık bu düşüncede falan değildim. O gece herkesin kıskanabileceği bir güzellikti ondaki. Tekrar miniğe dönüp onunla tanıştığıma memnun olduğumu söyledim ve yavaşça doğruldum. Ayağa kalktığımda bir yerlerden tanıdık bir yüz gördüm karşımda. Baya eski bir zamanlardan! Gözüm hemen yakasındaki isime kaydı ve daha sonra adamın yanındaki o güzel kadının yakasında bir isimlik olmadığını fark ettim. Ama hala şoktaydım. Yarı baygınlık hali diyebiliriz buna. Karşımdaki adam şaşkın bir ifadeyle bana "İpek?" dedi. En az onun kadar ben de şaşkındım tabi ki... Tekrar yakasına baktım. (X yazıyordu.) Daha sonra şaşkınlığımı atmaya çalışarak "Aa! Merhaba X." diyebildim. Zorlukla... Evet, elbette bu karşılaşma olasıydı ama benimle aynı ismi taşıyan küçük kızı çok da olabilir gibi değildi açıkçası. Hala şaşkındım. (Bu arada anlamışsınızdır da ben yine de açıklayayım. Bir ara düşüncelerimi ona duyduğum 'hayranlık'la oyalayan bir şahıstan bahsediyorum.) Bu arada yanlış anlaşılmasın elbette çocuğu olabilirdi ama tuhaf olan isminin 'ipek Özlem' olmasıydı. Ki bana herkes hep 'İpek' der. Atlatamadığım şoktan dolayı şaşkın şaşkın yüzüne bakarken söyleyebilecek bir söz bulabildim. "Çok sevimli bir kızın var. Az önce tanıştık!" dedim, küçük kıza göz kırparak. Verdiği tepki ise sanki kızının isminin benimkiyle aynı olması dünyanın en normal işiymiş gibi "Ah, evet fark ettim. Aynı annesi değil mi? Bu arada sizi tanıştırayım." dedi ve eşiyle beni tanıştırdı. (Kadının ismini maalesef hatırlamıyorum!) Dünyanın en güzel kadını diyebileceğim o kadın da benim ismimi öğrenince ciddi bir şaşkınlık yaşadı ama kendini benden daha hızlı toparlardı ve bunu belli etmemeye çalıştı. Elbette durumu anlamış olmalıydı. Salak değildi! Asla salak değildi aksine çok zeki ve akıllı bir kadın gibi gözüküyordu. Mutlaka anlamış olmalıydı. Benim de kendimi toparlamam gerekiyordu ve belki de hızlıca oradan uzaklaşmam. Kadına dönüp tatlı bir ses tonuyla "Tanıştığıma çok memnun oldum!" dedim. Küçük kıza "Hoşça kal!" dedim ve tam X'e de "İyi eğlenceler!" diyecektim ki küçük kız "İpek Teyze!" diye seslenmez mi? O kadar tatlıydı ki onu o an o gürültüde duymamış gibi davranmam çok kolay olacak olmasına rağmen bunu yapamadım. 5 yaşlarındaki bu minik aynı zamanda bacağıma da dokununca kendimi çok tuhaf hissettim. (Bu hissi uyandığımda hala hissetmeye devam ediyordum.) Ona doğru hafif eğilip "Efendim tatlım?" dedim gülümseyerek. Artık gülümsemek ne kadar kolay(!)dı hiç bilmiyorum ama gülümsüyordum. "Sen babamı tanıyor musun?" dediğinde ise cidden ne demem gerektiğini bilmiyordum. Ama bu durumda beni düştüğüm zor durumdan kurtaracak olan melek gibi bir annesi olduğunu fark ettim. O çok şanslı bir çocuktu ve öyle kalmalıydı. O an düşündüğüm tek şey buydu. Annesi eğilerek minik İpek Özlem'e "Evet, meleğim. Tanışıyorlar." dedi. Sesi biraz buğuluydu... İçime dokunmuştu. Ben ise hissettiğim milyon tane garip duyguyla başa çıkmaya çalışırken miniğin yüzüne hala gülümseyerek bakıyordum. O an fark ettim ki bu bilinçsizce bir gülümsemeydi! Minik İpek Özlem tekrar bana bakıp "Ben ilk defa bir adaşımı görüyorum bu gece bizim yanımızda durabilir misin?" dediğinde ise ne yapacağımı cidden bilmiyordum. Hem bu küçük kızı hiç kırmamak hiç üzmemek isterken hem de oradan hemen gitmek istemiştim. Yine yardımıma biri yetişmeli diye düşünüyordum ama bu sefer güzel annenin de benim yüzüme bakıp vereceğim cevabı merak ettiğini fark ettim. H'nin yüzüne baktım son bir kurtuluş çaresi olarak. X ise sadece konuşmalarımız dinliyordu ama kesinlikle tepkisizdi. Galiba bu karşılaşmanın olabileceğini hiç düşünmemişti. H, İpek Özlem'in onu duyabileceği bir hizaya kadar eğilip ona tatlı bir şekilde şaka yapar gibi "Arkadaşımı bütün gece benden almana izin veremem ufaklık!" dedi, gülümsedi. "Ama birazdan sizi tekrar bulacağımıza söz versem olur mu?" diye ekleyince küçük kızda sevinçle gülümsedi ve onun kırılmamış olması da beni mutlu etmişti. Ve "Görüşürüz!" diyerek hızla yanlarından uzaklaştım. Kalabalığın içinde yürürken eski arkadaşlarımızla karşılaşıyor ve kısa kısa onlarla sohbet ederek içlerinden sıyrılıp sahneye yaklaşıyorduk. Orada konuşulanlara biraz kulak kabartmak istemiştik. Ama az önce olanlar yüzünden unuttuğum önemli bir şey vardı! Okul idaresi benden minik bir konuşma yapmamı istemişti! (Niye benden istediyse, saçmalık! Aslında değil galiba çünkü birazdan niye benden istediklerini anlayacaksınız.) Sahneye "Okulumuzun 2012 yılı mezunu ünlü yazarımız İpek Özlem T.'yi sahneye davet ediyoruz. Belki bizimle eski okul anılarını paylaşmak isteyecektir!" dediklerinde kendimi anca toparlayabildim. Daha önceden hazırladığım konuşma metnimi hızlı bir hareketle çantamın içinden çekip alırken çantamı da H'ye teslim ettim ve sahneye fırladım. Orada neler söyledim hiç hatırlamıyorum ama söylediklerimden çok sahneden gördüklerimi hatırlıyorum. Ben konuşmama başladıktan kısa bir süre sonra minik İpek Özlem'i babasının elinden tutmuş sahneye doğru onu sürüklerken gördüm. Belli ki benim neler diyeceğimi çok merak ediyordu. Öyle ya tanıdığı ilk adaşı bendim! -Aslında benim de tanıdığım ilk adaşım oydu.- Daha sonra X'in diğer elini tutan güzel kadına takıldı gözlerim. Bu gece mümkün olduğu kadar onlardan uzak durmalıydım. Ama bir problem vardı: Nasıl?! Yaklaşık 15 dakikalık konuşmam bittiğinde beni dinleyenlere teşekkür edip sahneden indim. Bu arada az önce sahneye doğru yaklaşan mutlu çifti gördüğümden beri onlardan tarafa konuşmam boyunca hiç ama hiç bakmamıştım. Sahneden inince de etrafımı benimle tanışmak için saran (ünlü yazarım ya o yüzden) bir sürü insanla muhatap olmam gerekiyordu. H hemen yanıma geldi. (Bu arada bir bilgi daha vereyim H niye devamlı yanımda? Evet iyi bir arkadaşımın olması dışında kitabımı başka dillere çeviren kişi olduğu için yanımdaydı.) Ben çevremi saran kalabalıkla sohbet ederken dakikalar hızla geçiyordu. Bu arada eski tanıdıklar gelip selam veriyorlardı. Daha sonra daha fazla dayanamayan bir ufaklık sabırsız bir şekilde "Ben İpek'le herkesten önce tanıştım!" diyerek yanıma geldi. Onun bu tavrı beni keyiflendirmişti. Ama galiba yine annesi ve babası onu kaybetmişti. Bu sefer annesi "Kusura bakma İpek, İpek Özlem'i gördün mü?" diye sorunca ufaklık hemen "Buradayım!" dedi. Annesi de anlayışla ona gülümsedi ve bir daha haber vermeden yanlarından uzaklaşmaması gerektiği konusunda uyardı. Yanımda kalmak için annesinden izin isteyince bu sefer onay aldı. Biraz etrafım sakinleşince insanlar da yavaş yavaş dağılmayı başlayınca İpek Özlem ile beraber annesiyle babasını aramaya başladık. Çok fazla konuşamadık kalabalıktan dolayı ama galiba o halinden memnundu. Xleri bulduğumuzda okulun bahçesinde bir bankta oturmuş sohbet ediyorlardı. Yaklaştığımızı görünce ikisi birden bize bakıp gülümsedi. Güzel kadın gece geç olduğu için İpek Özlem'in uyuması gerektiğini söylemişti ama ufaklığı kandırmak kolay olmayacaktı. Bunun için bir kafeye gidip çay içme teklifinde bulunduklarında kuramadım. Çay içerken öğrendiklerim ise beni tamamen şoke etmişti. Ben uyandıktan sonra rüyanın devamında bana ve o aileye neler olduğunu bilmiyorum ama açıkçası ondan sonrası daha çok merak ediyorum. Küçük kızın doğum günü 22 Aralık'tı! Yani benim doğum günümle aynı ayrıca ismi de benimkiyle aynı olduğuna göre bu benim küçük halim olmalıydı. Bu öğrendiğim son şeydi rüyamda. Çok şaşırmıştım. Garipti! Çok garipti!

Rüya burada bitmişti sonra 1.5 saat sonra bir deneme sınavım vardı ve uyanma vaktim gelmişti. Uyanır uyanmaz hemen rüyamı bir kağıda yazdım. Zaten bu kadarı da bu yüzden aklımda. Yoksa böylesine uzun bir rüyayı asla aklımda tutamazdım. Hatta belki daha da devamı vardı ama ben yazarken unuttum?.. Bilmiyorum.

Uzun uzun böyle bir şeyin olmasını ister miyim diye düşünmeye koyuldum ve sonuç bir çıkmaz sokaktı. Karar verdim en iyisi hiç ama hiç düşünmemekti. Rüyamda gördüğüm o yüzler ise hala hafızamda! Tuhaf hissetmemek imkansızdı! Küçük kızın bacağıma dokunuşunu düşününce hala içim tuhaf oluyor. Ama yazarak çok büyük bir hata yaptım. Unutamayacağım bir rüya olarak kalacak artık.

Rüyadan sonra düşünebildiğim tek şey galiba herkesin 'yerinde' mutlu ama yok çok mutlu olmasıydı. Karmamı kötü etkilemek istemem açıkçası... Hele ki böyle bir konuda... Tüylerim diken diken oluyor. Ne zor bir şeymiş...

O gün bu rüyanın etkisinden kurtulamadım. Artık bu küçük şehirde daha az insanla karşılaşabileceğim yerlere gitmeyi istiyorum. Gün boyu üzerimde bir gerginlik vardı. Kimseye de anlatamadım. Ama anlatma isteğim içime dolup dolup taşıyordu. Herhangi birisiyle bir şeyi paylaşma isteğiydi bu. Kendi bilinçaltıma kızıyordum. Bana böyle bir oyun oynamamalıydı! Bu, bu çok acımasızcaydı!

Sahi, ben uyandıktan sonra orada neler oldu?..

21 Ocak 2013 Pazartesi

Bir Şarkı Başlattı Her Şeyi

**ÖN UYARI: Bu yazının sonunda, yarısında veya herhangi bir yerinde benimle dalga geçmek, beni küçümsemek ve/veya buna benzer bir eylemde bulunmak yasaktır.


İçinde bulunduğum durumdan kurtulmanın üç yolu vardı. Bunlardan birincisi: Yazı yazmak. İkincisi: Birisi ve/veya birileriyle konuşmak. Üçüncüsü: Kendi kendime kafaları yemek. Ben önce ikinci seçeneği denedim baktım tutmayınca birinci seçenekte karar kıldım. Bu yüzden şimdiden uyarıyorum çok keyifliysen veya keyfin kaçmaya dünden meraklıysa bu yazıyı hiç okuma.

Her şey bir şarkıyla başladı. Şarkının ismi Ben Böyle Değildim'di.


Sonra zaman geçti oh ne güzel unutmuşum, mutlu olmuşum dediğim bir zamanda kulaklığımı taktım müzik dinleyerek keyifli keyifli geometri çözüyordum. (Müzikler karışık olarak çalıyor, ben seçmiyorum.) Hiç yorulmadan cevapları da buluyorum. Motivasyonum tam. Kulağımda çalan şarkı AC/DC - TNT


Sonra birden bir şarkı çalmaya başladı. Soru çözmekten ya da şarkının gelişigüzel çalışına aldırmamaktan vazgeçip aklım sözlerine kaydı. Şarkının ismi: Bal Gibi


İşte zaten ne olduysa da bundan sonra oldu. Sorular (hani az önce takır takır çözdüğüm sorular) çıkmamaya başladım. Sonra sonra fark ettim de ben zaten artık masamda oturmuyordum. Evet, bedenim orada sorularla hala uğraşıyordu ama ben yoktum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de üstüne çok neşeli bir şarkı olmasına rağmen Athena'dan Arsız Gönül çalınca...


...işte işler karıştı. Tamam biliyorum bu şarkının eğlendirmesi gerekiyordu. Zaten normal zamanlarda beni de çok eğlendirir ama Bal Gibi'nin üstüne değil. Ya da ben kendimde değilken değil. Hiç değil hem de!

Böyle saçma şeyler için aslında yine çok saçma olan ama "şu an" çok mantıklı gelen "saçma" sebeplerim var. Mesela "Ben mesela uçarım mesela yerlere göklere sığamıyorum." dediğimde bu keyifli halimi çok sevdiğini söyleyen birinin olması gibi... (Bir zamanlar tabi...) İşte böyle saçma şeyler...

**Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...