Translate

29 Haziran 2012 Cuma

Vay Bee !!!


Nereden başlanır, ne denir hiç bilmediğim yazılardan biri olacak. Hem önemli hem de önemsiz mi ne diye düşündüğüm, hem son noktaya kadar eğlendiğim hem de üzüldüğüm, hem deli gibi gülüp hem de ağladığım, hem zıp zıp zıplayıp hem de ölü gibi yattığım enteresan bir gece geçirdim.

Neyse şimdi o geceyi anlatasım hiç yok. Çünkü zaten benim aklımdan silinmeyecek. Uzun uzun her anı yazarak vakit kaybetmeyeceğim.

Ama zamanın ne kadar çabuk geçtiğine değinmeden edemem galiba. Yıllar bitip gidiyor ve biz yaşlanıyoruz. Biz büyüdükçe dünya küçülüyor. Sadece yıllar olmuyor bitip giden biz de bitip gidiyoruz. Kendi hafızalarımızda muhteşem tarihi anıtlarla beraber yok olup gidiyoruz. Hafızalardan ve dünyadan.

Gece bir ara pistte oynarken etrafıma baktım. Hatalarımı ve doğrularımı gördüm. Üzdüklerimi ve üzüldüklerimi gördüm. Ama o an herkes orada beraberdi işte. O an boş geldi her şey. Her şey amaçsızdı. Yaşamak da öyle gibi görünüyordu. Ama kesin sonuca varmak için deneyip görmek gerekiyordu. Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Beklerken her şeye rağmen ben mutlu olacağım dedim. Evet! Dün buna karar verdim. Ve o andan sonra eğlenirken kendimi engellemedim. Her şeye rağmen mutluluk zirve yapmalıydı ve yaptı. Tüm yorgunluğa, yürüyememe rağmen. Ayaklarımın altı hala acıyor ama olsun. Bir daha olsa bir daha yaparım. Pişman değilim.

İşte tüm mesele bu.

Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürler.

=))) 

23 Haziran 2012 Cumartesi

OLDURAMADIM


Farklı bir durum yok. Yine ne yazacağımı bilmeden başlıyorum yazmaya. Saçmalar saçmalar susarım büyük ihtimal zaten. Ama çok sıkıldım. İçim daraldı. Mutlu da değilim. Sınavlar bitti. Tatil yapmanın tam zamanı. Ne güzel. Ama ya sınav stresinin doldurduğu kocaman büyük boşluk... Onu ne yapacağız? Bu soruma n'ooolur cevap verin olur mu?? =(

E tabii aslında sadece sınav da değil. Hayat cidden sadece sınav değil. Onun dışında beni üzen ve yoran o kadar çok şey var ki... Hiç değişmeyen bir sürü saçmalık ama hep bir umut... Vs. vs. ... (Al başladım yine saçmalamaya.) Bazen bir şey oluyor istemeden üzüyorum. Bazen başka bir şey oluyor içim kıyılıyor, etim burkulmuşçasına canım yanıyor ama bunu söyleyemiyorum. (Bu arada canımın acıması gerçek anlam. Mecaz değil. Cidden etim burkulmuş gibi yani.) Ve hayat öyle sürüp gidiyor...

Bir de mesela tam çarşıda gezerken yağmur bastırıyor. Sıcaktan yanmışsın, artık eriyorsun ama o öyle iyi geliyor ki... "Ohh!" diyorsun. Ama sonra sadece teninin rahatladığını anlıyorsun. Serin bir yaz yağmuru içini serinletmiyor. O hala cayır cayır yanıyor.

Sonra tam sınavdan bir gün önceki gece oluyor. Heyecanın en yoğun olduğu dakikalar. Uyumak için yatağa giriyorum. Sözde uyumak için ya... Saat 1 oluyor, 2 oluyor, 3 oluyor... Ben uyuyamıyorum. Ama aklımda bin bir şeytan. En son o gün düşünmem gereken her şey kafamın içinde cirit atıyor. Düşüncelerden biri bitiyor diğeri başlıyor. Ama son bulmuyor. En son galiba yine Onlar'ı düşünürken uyumuş kalmış olacağım ki bir de baya renkli, heyecanı yüksek, gerilim dolu rüyalar görüyorum. Gözümü açıyorum ve elimi telefona uzatıp saate bakıyorum saat daha anca beş. Pişmanlıklarım diziliyor o an peş peşe. Uyanınca uyuyamam ama yaklaşık 5 saat sonra da hayat memat meselesi olan bir sınava gireceğim. Düşünüyorum değer mi diye ve aldığım cevap: "Değer İpek değer. O rüyadaki 2 insan(!) yüzünden geceni mahvetme. Hadi 1.5 saat daha uyu." oluyor. Zorluyorum kendimi uyumaya. Nitekim uyumuşum.

Sonra sınava gireceğim okulun bahçesinde buluyorum kendimi. Daha sınavın başlamasına 45 dk var. Çok belli etmemeye çalışsam da hayli gerginim. Etrafıma bakıyorum iki tanıdık yüz görebilir miyim diye. Evet aslında baya tanıdık da vardı. Ama sonra görmek istemedim birden hiç kimseyi. Ne konuşacaktım ki zaten? Hiçbir şey. Sadece hiçbir şey. Küçük yalandan bir gülümseme için de insanların yüzüne bakmayı sevmem. Samimiyetsiz olan hiçbir şeyi sevmem aslında. Bakmadım kimseye. Önüme dönüp annemle konuştum biraz. O benden gergindi ve sakinleştirme işi bana düştü. Sonra gittim sınıfıma usulca. Sınavın başladığı ana kadar da sınav bir gram umurumda değildi. Olamadı. Aklım hep gecede!

...

Neyse yine de o psikolojiye rağmen fena bir sınav değildi. Tabi ki daha iyi olabilirdi. Ama önce sağlık olmalı. Mutluluk olmalı. Huzur olmalı. Yüzde küçük bir tebessüm olmalı. Bunların hiçbiri yoksa oldurulmalı.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Kelebeğin Mutluluğu


Bazen var ya cidden sinirlerim geriliyor ve ben tam böyle keyifli keyifli bir şeyler yazayım diye buraya oturduğumda oluyor bu. Gel de şimdi ottan, böcekten, uçan kelebekten falan bahset. Yapabiliyorsan yap hadi!

Ya var ya o değil de ben bazen bunun kasıtlı olduğunu falan düşünüyorum. Tabi sinirimi bozan kişi nereden bilecek bilemez ama off bilmiyorum işte. Çok gerildim ama tamam geçiyor... Az kaldı... Galiba biraz beklesem ve yazmaya öyle devam etsem iyi olacak.

...

...

(Yukarıdaki "..."ları geçen her 8 dk için koydum ve galiba yeterli.)

Eveeet. Gelelim asıl konumuza. Ot, böcek, uçan kelebek falan derken ciddiydim aslında. Mutfakta pencerenin önünde oturup bahçedeki kedilere, kuşlara falan bakıyordum. Tam o sırada önüme bir kelebek kondu. O kadar güzeldi ki... Kırmızı ve mazi kanatları vardı. Ebru desenleriyle işlenmiş gibiydi... O kelebekte hayat vardı.

Küçük bir tırtıldan o hale geldiğini düşündüm bir an. Yirmi dört saatlik özgürlüğü için verdiği büyük mücadeleyi... Yaşam enerjisi buydu işte. Yaşama sevinci, isteği, mücadelesi her şey onda vardı. Mutluluk vardı kanat çırpışlarında. Heyecandı.

Aklıma birden bana: "Sana yirmi dört saatliğine kanat vereceğiz. O kanatlarla dilediğin gibi uçabileceksin, özgür olacaksın. Ama yirmi dört saatin sonunda öleceksin." deseler kabul eder miydim diye düşündüm. Özgürlükçü, başına buyruk, aklına eseni yapan ben bunu kabul etmeye cesaret edebilir miydim? Hala düşünüyorum. Her şey iyi, güzel, hoş da ölüm? Onu ne yapacaktım? Cesaretim yok galiba o kadar. Yaşamak -tabi buna yaşamak denebilirse, nefes almayı kastediyorum sadece- daha ağır basıyor yine de. Özgürlükten daha ağır. Ölümü kabullenmek o kadar kolay değil. Sadece yaşıyormuş gibi davransak bile.

...

Nefes almak... Şimdi tekrar düşünüyorum ve evet yaptığım tek şey bu. İçinde ne sevinç ne istek ne mücadele ne de bir heyecan var bu yaşamın. Sadece nefes alıyorum. Acıları, yastığımda kuru yer kalmayıncaya kadar ağladığım geceleri, domuşuk geçen hüzünlü günleri saymazsak tabi. Hep bir umutla ama boş ve saçma bekleyişleri de saymazsak. Düşünüyorum da ne kavuşmalarımda var kelebekteki mutluluk heyecan ne de terkedişlerimde. Boşa yaşıyormuşum gibi hissetmiyor da değilim aslında ama hani hep bir umut ya bizi yaşatan, hayata tutunmamızı sağlayan işte ben de bir gün gerçekten gülebilirim belki diye bekliyorum öylece.

Hayattan kokup vazgeçtiğim zamanlarda oldu çok eskiden. Çok eskide değil belki aslında ama ben eskide bırakmak istiyorum sadece. Vazgeçme sebebime bakıyorum sonra tekrar hayatı sımsıkı nasıl tuttuğuma bakıyorum ve aynı sebep olduğunu görüyorum. Şimdi bir de dönüp şu ana bakıyorum ve üzülüyorum. Değer miydi vazgeçmeye? Bana sorsan ben hep değer cevabını vereceğim ya neyse... Bitmeyecek bu, gelmeyecek sonu; uzun, sonsuz bir yol gibi gözüküyor önümde. Bilmiyorum bazen ne yapacağımı. Şimdi olduğu gibi. Susuyor ve bekliyorum sadece kelebeğin mutluluğunu.

14 Haziran 2012 Perşembe

Mektup vaarr!


Bu yazıyı hatırı sayılır bir takipçime yazıyorum. Kendisi dün yazdığım yazıdan dolayı olacak biraz endişelenmiş. İçini rahatlatmam gerektiğini düşündüm.

Canım benim blogumu bunca zamandır takip etmeye devam ettiğin için çok teşekkür ederim. Ama burada yazan her şeyi o kadar ciddiye alma sonuçta benim de bir hayal gücüm var. Yanlış anlama senin kadar iddialı değilim ama arada bir ilham perisi bana da uğruyor işte. E ben de yazıyorum o geldikçe. Aslında dün o yazıyı yazdıktan biraz sonra bir tweet atmıştım. Yazdıklarım evet benim hislerimi ve hayallerimi yansıtıyor ama netice onlar sadece bir yazı demiştim. Görmedin her halde. Ama sen yinede takip etmeye devam et, gerçek şeylerde yazıyorum. ;) Mesela en son mutluluğumla ilgili yazdığım yazı tamamen gerçek. Cidden çok mutluyum. Birinin kem gözlerine gelmiş olacağım ama çok etkili olamadı. =)

Soruna da cevap vereyim: Aramız gayet iyi. Hiçbir problem yok. Şükür...

İlgin için tekrar çok sağ ol. Senin hayatın nasıl? Umarım afiyettesindir. İyi haberlerini alırız.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Ölüme Uzanmış Kollarım



Uzun zaman olmuştu bu kadar erken kalkmayalı. Sıcaktan mı yoksa kalbimin atarken göğüs kafesimden dışarıya çıkmayı planlamasından mı bilinmez ama uyuyamıyorum. Nefes almak zor geliyor... Büyük bir oyunun içindeymişim gibi geliyor.Bu oyuna alet oluyormuşum gibi geliyor. Korkutuyor bu düşünce beni.Kötülük gibi geliyor. Pis işleri sevmem. Güven veren ve memnun bırakan işler yapmalıyım ben hep. Ama, ama... Ama sanki bu sefer istemesem de en sevdiklerimin canını acıtıyormuşum gibi fena acıyor kalbim.


Yok öldürecek o beni, hissediyorum. Çarpıp çarpıp aniden duracak. Kalacağım öyle birden. Önce bütün yaşamım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçecek. En mutlu ve en mutsuz anlarım... O an son nefesimde bakacağım ki hepsi sensin. Ama nafile... Geç kaldım farkına varmakta. Sonra karşımda ruhumu götürmeye gelmiş bir melek göreceğim. Direnmeyeceğim ona. Kendimi teslim edeceğim. Ve sonra birden cansız bedenim boş bir çuval gibi yığılıp kalacak olduğum yere. Sonra tekrar bakacağım dünyaya Cehennem'e giderken arkamı dönüp ve, ve bir tek seni özleyeceğim.

12 Haziran 2012 Salı

Küstüm Size !

Maşallah deyin demiştim! Kimin nazarı değdi! Niye şimdi?! Off...

Immm... Mutluyum da =))


Merhaba herkese... =)))

Ya aslında yazacak bir şeyler düşünüyordum bulamadım bari gidip saçmalayayım dedim. =) Çok yazı yazasım, mutluluğumu paylaşasım var. Ama anlatabileceğim hiçbir şey yok çok üzgünüm ama yazamam... Ama keyfim çok yerinde, adeta kanatlarım var ve uçuyorum. =)) Aman ha! Maşallah deyin! Kanatlarımdan vurulup yere düşmek istemiyorum. Sonra tekrar toparlanıp kalkmam sıkıcı ve uzun bir süreç oluyor. Hem sonra sizinde canınızı sıkarım kendi sıkıntılarımla. =) Off yine saçmalıyorum, sıkılırsanız okumazsınız tabi ama olsun. Neyse böyle abuk sabuk konuşmamdan aklımın başımda olmadığı belli oluyor galiba.

Sustum. =)) Gidiyorum, bb... =)))

4 Haziran 2012 Pazartesi

Mükemmel Bir Yazı: Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm / Küçük İskender




Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm



Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, Korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve 'hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi' dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anladım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış cümle kurur gibi sevişmeyi. Sevişirken sözcük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da uzak dursan da o korkunç şeklini korusan da fark etmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş... Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri... Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da. 

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı! Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.



Küçük İskender

2 Haziran 2012 Cumartesi

31 Mayıs 2012 - Perşembe

(Fotoğraf Kastamonu Üniversitesi'ne ait. Kıyafetler bizim okulunkine benzediği için bunu tercih ettim. Yani bize ait değil.)


Immm...


Güzel bir hatıra yazısı olmalı bu. Lise'nin son hatırası. NAL'dan mezun olmanın hatırası...


Evet işte bitti okul. İlköğretim'in mezuniyet gecesi daha dün gibi hafızamda. Çok unutkanımdır da hani aslında... Ama zaman hızlı. Ve ne ilkler unutuluyor ne de sonlar... Daha dün gibi sanki okula ilk girdiğim gün. İlk kez kapıdan girerken içeriye daha önce defalarca girmiş olduğum o bahçe (oyun oynamak için), binlerce kez önünden geçtiğim o yol ilk defa o kadar farklı gelmişti gözüme... Şimdi de ilk defa bu kadar evim gibi olduğum bir yerden ayrılıyorum. Kocaman mutluluk verici. Ve kocaman hüzünlendirici...


Orası Nazilli Anadolu Lisesi.


Farklı ya... Anlatması bile farklı. Hem içim kıpır kıpır mezun oluyorum diye hem de dokunsan ağlayacağım sanki aynı sebepten. O kadar çok alışmışım ki...


Her şeyin ilki benim için o okul. Hayata attığım ilk büyük adım.


İlk dostluklarım, ilk nefretlerim, ilk aşklarım... Hep ilk işte... Hayatıma yalanın girdiği ilk yer... İlk gözyaşım... Saydıkça hep bir fazlası geliyor aklıma. Çok özleyeceğim...


...


Neyse, gelelim hadi o geceye:


Hafızama tüm unutkanlığıma rağmen silinmeyecek bir akşam çakıldı. Kuaföre gittiğim ilk andan itibaren her şey saniye saniye aklımda. Heyecan bile yaptım. Ama sonra, tam o büyük yürüyüş sırasında tüm heyecanım gitti. Sanki daha önce binlerce kez aynı şeyi yapmışım, çok alışıkmışım gibi. Heyecanın sebebi ilk defa mezun olmamdı. Ama sonra geçmesi; orası benim evimdi. Neden heyecan yapıyordum ki? Ben o okulun tüm koridorlarını mavi kareli battaniyeye benzeyen devasa bir şalla dolaşmamış mıydım? Bahçedeki çimlere ben yatıp uyumamış mıydım? Etrafta deli deli koşup sesimin tüm iğrençliğine rağmen ben şarkı söylememiş miydim? Bana yabancı olan ne vardı ki orada? Birkaç veli mi? Hiç aldırmam ki ben onlara. Orası benim okulum. Yok okulum değil, evim.


İşte şimdi bu yüzden üzülüyorum. İnsan alıştığı evden ayrılırken yeni taşınacağı yeri yadırgayıp eskiyi özlemez mi? Ben özlerim, hem de daha taşınmadan bastı bana onun stresi...


Rezil olmak bile zevk verir mi insana ya?


Sırf merak gidermek için bir yangın alarmıyla oynarken alarmı çalsanız hiçbir şey olmamış gibi her şey rutin devam eder mi? Eğer NAL'da okuyorsanız devam eder. (Tabi bunu yine de denemeyin çünkü disiplin suçu. =D)


Ben yine asıl konudan uzaklaştım galiba. =) Neyse... Ne diyordum? Hah, heyecan. Geçti işte. Sonra uzunca devir teslimdi zarttı zurttu bir sürü şey. Tabi bu sırada biz arkada fotoğraf çekiliyorduk ailelerimizle, arkadaşlarımızla falan. Fotoğraf çekilirken sırıtmaktan çenem ağrısa da hiç gülermiş gibi yapmadım. Hep gerçek güldüm, hepsi doğaldı. Hep güzel geçti. Bir dolu güzel anım oldu.


...


Sırada başarı belgelerini almak vardı. Diploma veriyormuş havasına sokup bize başarı belgesi verdiler. =D Neyse o sırada ismimin okunduğunu da geç duydum sonradan koştum gittim aldım. =D Ama o bile güzeldi. Zaten her şey güzeldi...


Sonra şarkılarla coştuk, eğlendik. Sonra kepler havaya!!! Geri teslim edileceği için havada bir kep kaptım. Akıllıcaydı. Ama tabi bir sürü kişi zaten böyle yaptı. Yanlış anlaşılmasın kendimle övünmüyorum.


Sonra yine fotoğraf çekilmeye devam ettik. Sonra da eve geldik. O günün büyüsü bozulmadan bittiğine çok seviniyorum. Çünkü bir daha hiç öyle olmadı, olmayacak, büyüsü ertesi güne kalmadı, kalmazdı zaten, biliyordum, biliyorum...


Umarım üniversiteden mezun olmak da böyle güzel olur...
 Amin. =)


(Günlük aldığımdan beri burayı boşluyorum, üzgünüm.)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...