Translate

28 Ağustos 2011 Pazar

Yerleri Değişmeyi Bile İstiyorum; Yüzün Gülsün Diye


Bilmezmişsin gibi seni ne kadar çok sevdiğimi...

sana ışığım değil, ışık kaynağım dedim ben. Sen benim yol gösterenim olmuştun hep. Doğruyu yanlışı öğrendiğim en içimden gelen ses. İlklerim oldun hep. Attığım ilk adımda düşmemem için ellerimden tutan sendin. Korudun, kolladın, yürümeyi öğrettin yol gösterdin, kaynaklık ettin... Belki bu yüzden gittiğim her yol sana çıkıyor... Açtığım her kapının arkasında sen varsın... Aklımın her köşesinde... Kalbimin en kuytularında... Kimsenin göremeyeceği yerlere saklıyorum seni. Kimse bulmasın, kimse görmesin diye...

Ama yinede sahiplenmek istemiyorum seni. Sen özgür olmalısın. Başın hep dik durmalı. Belki uzaktan, çok uzaktan bakmalıyım sana. Hiç dokunmamalıyım belkide; bir yabancı gibi... Bir şey olmaz bana merak etme artık. Hala küçük bir çocuk değilim. Bakarım başımın çaresine. Üstüme bu kadar titremene gerek yok. Ben ışık kaynağıma yürürüm. Belki önce yanlış yolları denerim. Ama yinede seni bulurum...

Şimdi yine bakma sen benim böyle dediğime. Ben sahiplenmek istemiyorum ama sahibim ol istiyorum. Al beni derinine sakla istiyorum. Kimsenin görmeyeceği, en kuytu köşelerde olmak istiyorum. Bir tek seninle yalnız olayım istiyorum... Yalnızlığımı aklımda sakladığım senle yaşamalıyım diyorum...

Mahrum etme beni bundan demek gelse de içimden; dilim varmaz söylemeye... Yüzüm yok istemeye... Biliyorum, en şanlıyım: Seni sevdiğim için... En büyük duam benim yerimde olabilmen için...

26 Ağustos 2011 Cuma

Öküzlüğüme Ver Ne Olur...


Ben tam bir geri zekalıyım! Salağım! Düşüncesizim! Çöpüm ben ya çöp!

Akılsız başın cezasını ayaklar değil kalp çeker. Kalbim ağrıyor. Yaptığım hata kelimelere sığdırılamaz. Kıymet bilmesini bile bilmiyorum ben! Tam bir öküzüm! Nasıl oluyor da bu kadar salak davranışlarım olabiliyor bilmiyorum ama oluyor işte!

Günlerdir üzerimde bir gerginlik var. Patlayacak yer arıyorum. Her şey üzerime geliyor. Her şey bana batıyor. Ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Daha doğrusu ağlayamıyordum. Bugün yaptığım salaklıktan sonra kendimi daha fazla tutman mümkün değildi.

Patlayacak yeri buldum ama bu kadar yanlış bir seçimi nasıl yaptığım konusunda hiçbir fikrim yok. Bu hayatta en çok değer verdiğim insanı nasıl bu kadar kolay kırabildim bilmiyorum. Bu nasıl bir yetenek hiçbir fikrim yok.

İnsan canından çok sevdiği bir insana sokağın ortasında nasıl bağırabilir? Nasıl sen benim için hiçbir şeysin diyebilir? Ben nasıl bir insanım?!

Şimdi defalarca özür dilesem, kendimi affettirmek için bin bir çeşit taklalar atsam yaptığım hata düzelir mi?! Unutulur mu?! Bu kalp ağrısı geçer mi?!


***Sen yanımdan gittiğin andan beri kalbim ağrıyor... Durup durup gözlerim doluyor... Kendi kendime sessizce bağırıyorum, kızıyorum ama kendimi azarlamak beni 1 gram bile rahatlatmıyor. Çünkü sen susuyorsun hiçbir şey söylemiyorsun. Bana bağırmanı istiyorum. Herkesin içinde rencide etmeni. Ama sen yoksun. Varken de sessizdin. Nasıl deliciydi sözlerim bilmiyorum ama onları söyleyen ben değildim. Ne söylediğimin farkında bile değildim... İçimde yaşayan öküze ver... Ne olur...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Canım Sıkıldı !


Senin de sıkıldığın oldu mu hiç? Ne bileyim, bu olmasın, şu olmasın, bu da olmasın, şu da olmasın falan dediğin? Olmuştur değil mi mutlaka? Olmuştur olmuştur...

Öyle işte... Aynı öyle bir gün... İstemediğim şeyler, istemediğim olaylar, istemediğim insanlar... Çok mu kötüydü günüm? Çok mu berbattı? Hiç sevmediğim insanlar mı vardı çevremde? Hayır ama böyle hissediyorum ve bu his beni bitiriyor.

Aslında şu an anlatacak çok fazla bir şeyim yok. Bugün kötü geçti falan ama anlatabileceğim bir şey yok çünkü hiçbir şey olmadı. Sadece kötü hissediyorum. Kısacası sırf canım sıkıldığı için yazıyorum şu an bunu. Ve can sıkıntım geçmiyor. Hiç azalmıyor. Bir kutunun içinde hapsolmuş gibi hissediyorum. Bunaldım.

Her can sıkıntılı dönemimde olduğu gibi Teoman, Bülent Ortaçgil ve Şebnem Ferah dinlemeye başladım. Bakalım işe yarayacak mı..?

22 Ağustos 2011 Pazartesi

İçimdeki Ritim


3 gün önce...

Oturmuşuz konuşuyoruz. Vaktimiz, yerimiz, zamanımız var. Bir şeyler yapmalıyız. Güzel şeyler. Her zaman ele geçmeyen bu fırsat iyi değerlendirilmeli. Ve hemen bir plan yapmaya başlıyoruz. Plan yapıldı sayılır. Hemen hemen her şey hazır. Ufak detaylar kaldı geriye. Anlaşmalar falan yapıyoruz, çocuk beynimizle, sanki verilen sözleri tutacakmışız gibi. Her şey mükemmel gözüküyor.

1 gün daha geçiyor aradan. Büyük güne 1 gün kaldı...

Yine konuşmaya devam ediyoruz. Planın detaylarını inceliyoruz, konuşuyoruz. Her şey mükemmel olmalı ve o an sorun çıkmamalı. Yine ufak tefek anlaşmazlıklar oluyor. Ama her şeyi mükemmel anlayışımızla hallediveriyoruz. Evet cidden her şey mükemmel.

Gece oluyor. Artık uyuma vakti. Yarın büyük gün. Heyecan dorukta. Gözüme uyku girmiyor. Neler olabileceğini hayal ediyorum. Daha çok heyecanlanıyorum. Kalp atışlarımın sesini dışarıdan duyabilmek mümkün. Yatakta dönüp duruyorum. Uyumalıyım. Hayır ama yapamıyorum. Uyumak çok zor. Beynime uyumam gerektiğini anlatamıyorum. Saat gece 3 oluyor. Ben daha hala aynı şeyleri düşünüyorum. En sonunda gayet radikal bir kararla uyku gözlüklerimi takıyorum. Uyumaya kesin kararlıyım. Bir süre daha yatakta o şekilde oyalanıyorum. Hala çok çok çok heyecanlıyım. Daha sonra bir vakitte sızıp kalmışım.

İşte o gün yani dün...

Sabah saat 9.5da erkenden uyandım. Hala çok heyecanlıydım ve heyecanım git gide artıyordu. İçimdeki ritim artık daha hızlıydı. Önce duşa girdim. Bu çok önemliydi. Sonra saçlarımı taradım, giyindim, hazırlandım. Sonra sırada beni bekleyen annemle kahvaltı yapmak vardı. Az biraz bir şeyler yedim. Öğleyin evden çıktım ve bu sefer sırada daha önceden verilmiş bir söz ve burger king vardı. Tıka basa doyduktan sonra yola devam ettik. Bir park köşesinde 1 saat falan bekledikten sonra artık büyük an.

Artık kilitli bölge yok.

İşte böyleee...

Ve bugün her şey olağan güzelliğinde devam ediyor.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Mutluluğa Atılan Adımlar


Mutluluk!

Önce küçük bi bebek gibi emeklemesiyle başladı her şey. Sabır gerektiriyordu minik adımları görmek. Kolay değildi bu sabırlı bekleyiş. Sabrın taştığı noktalar oldu. Sabrettiğimiz zamanlar çoktu.

Sonra çevresindeki nesnelere tutunarak küçük küçük adımlarla yürümeye başladı mutluluk. Bize doğru. Ufak ufak geliyordu. Çoook uzaklardaki bir karaltıydı hala. Ama yaklaştığını anlayabiliyorduk. Bazen sendeleyip düşüyordu. Umutsuzlanıyorduk...

Sonra tekrar tutunup kalkıyordu. Tekrar yürümeye çabalıyordu. Böyle böyle öğrendi yürümeyi. Düşe kalka. Tıpkı bir çocuk gibi.

Bir gün birden bir de baktık ellerini bırakmış yine o minik adımlarıyla bize doğru yaklaşıyordu. Dengesini korumakta hala zorlanıyordu. Bazen düşüyordu, sonra tekrar kalkıp tutunarak yürüyordu, sonra tekrar ellerini bırakıyordu. O her düştüğünde bizim de yüreğimize korku düşerdi. Yine bir şeylerin ters gittiğini düşünürdük. Umudumuz kırılıverirdi hemen. Ama onun doğrulmasıyla beraber hemencicik de yeşerirdi taptaze umut yaprakları. Tekrar sabretmeye başlardık. Tekrar o sabırlı bekleyiş...

Dediğim gibi zor zamanlarda oldu; ama asla bıkmadık mutluluğun hayalini kurmaktan. Bize yaklaşan o minik karaltının yüzüne ışık düşünceye kadar hiç bıkmadık. Çoook uzun zaman geçti üstünden. Çok şeyler yaşadık beraber.

Zamanla büyüdü mutluluk; bize attığı her adımda biraz daha büyüyordu. Önce güzel yüzüne vurdu gün ışığı. Sonra yavaş yavaş tüm bedenini aydınlattı. Daha hala küçük bir çocuktu ama mutluluk. Önüne çıkan her küçük engelde sendeleyip düşerdi. Bir gün ayağına taş takılır, bazen kötülerin gerdiği şeffaf ipe ayağı takılırdı. Ama mutlu başına bir şey gelirdi. Her seferinde yüreğimiz acırdı. Yine o dayanılmaz korkuyla sarsılırdık. Ama maşallahı var, baya dayanıklı bir çocuk çıktı bu bizim mutluluk.

Yavaş yavaş engelleri aşmayı öğrendi. Daha dikkat eder oldu. Her düştüğünde kanayan dizlerinin acısına belki alıştığından belki de dizleri nasır tuttuğundan ağlamaz olmuştu artık. Belliki büyüyordu.

Şimdi artık yetişkin oldu. Ve şimdi artık bizimle. Her ana güzellik katıyor. Her ana neşe saçıyor. Sabırlı bekleyiş sona erdi. Artık sabra gerek yok geri kalanını zaman getirecektir. Akışına bırakmak gerekir.

Çoook sevdiğim bir şiiri paylaşmıştım geçen de. Gerçek olacağına çok da fazla inanmıyordum aslında. Ama bak gerçek oluyor. Mutluluğun bize en büyük hediyesi:

Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Şarabın yanısıra felekte bir Cumartesi
Gözlerin, onun ardından yüzün, dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Yeni çizilmiş gözlerinle namuslu, gerçek
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne koydum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce


Cemal Süreya

İşte böyle...

MUTLUYUM - MUTLUSUN - MUTLU - MUTLUYUZ - MUTLUSUNUZ - MUTLULAR

=)))))


18 Ağustos 2011 Perşembe

Artık Mutluyum.


Hadi beraber hayal kuralım...

Artık biliyor olmalısınız isteklerimi, hayallerimi, hedeflerimi...

Ama biraz farklılaşmaktan yanayım bu aralar. Böyle sürmez bu hayat. Daha da güzel yaşamalıyım ben...

Nasıl mı? İşte ben de bunu düşünüyorum günlerdir. Hayatımı renklendirecek bir şeyler arıyorum. Ama bunları bulmak o kadar da kolay olmuyo.

Öncelikle; her şeyi bir kenara bırakıp ciddi bir boşvermişlikle başlıycam buna. Bu arada benden size hayatınızı renklendirmeniz için ciddi bir iki tavsiye: Hobi edinin ve kendinize zaman ayırın. ;)

Bazen mutlu olmanın böyle küçük tiyoları vardır. Örneğin ben, kendime vakit ayırdığımda mutlu oluyorum. Ya da sevdiğim şeylerle uğraşmak bana baya bir keyif veriyor.

Bence bu dünyadaki herkes az veya çok mutlu olmayı hak ediyordur. Çevrenizdeki insanları sevindirin. Siz de mutlu olacaksınızdır.

Şimdi yine sorarsınız siz, ne saçmalıyorsun sen diye. Söyliyeyim: Ben mutluyum ve sizde mutlu olun istiyorum. Ve herkes mutlu olsun istiyorum. Savaşlar bitsin istiyorum. Dünya barışı olsun istiyorum. =P Bak yine çok şey istemeye başladım. Bu kadar çok fazla şey istemek insanı umutsuzluğa sürüklüyor. Küçük şeylerden mutlu olmalı insan.

Mesela ben; geçen gün çok sevdiğim bir insanın yüzünü gülümsettiğime inandım. Bunu görmedim ama hissettim. Ve bu beni inanılmaz mutlu etti. Büyük bir şey olsa belki bu kadar sevinemezdim de. Hani bazen olur ya, çok istediğiniz bir şey vardır. O kadar çok istemişsinizdir ki artık gerçek olmasından çok istemeye odaklanmışsınızdır. O istediğiniz şey gerçekleştiğinde birden bir boşluğa düşersiniz. Belki de o çok istediğinizi sandığınız şeyi o kadar çok istemiyormuşsunuzdur. Belki sadece kendinizi istediğinize inandırmışsınızdır. Bu yüzden küçücük şeylerden bile mutlu olmak ve ne istediğimizi tam anlamıyla bilmek gerekiyor. Ben sadece mutlu olmak istiyorum ve bunun içinde büyük hayaller kurmak kurup, imkansızlıklara kendimi kaptırmıyorum. Noldu o kocaman hayallerine derseniz; onlar hala duruyorlar, hala gecelerimi onlar aydınlatıyorlar... Ama eskisi gibi beni öldürmüyorlar, aksine mutlu ediyorlar...

Sevmek sevilmekten daha önemlidir. Mutlaka sevin...

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Çilek Tadında Artık Facebook'ta


Çilek Tadında artık Facebook'ta.

Facebook'taki sayfamda burada paylştığım yazıları ve daha da fazlasını bulabilirsiniz.

Desteklerinizi bekliyorum. =)

http://www.facebook.com/pages/%C3%87ilek-Tad%C4%B1nda/160083754068396

Ayrıca Paris'te 5 Çayı hikayelerimizi paylaştığımız sayfamız. Bu sayfamıza hikaye de kabul ediyoruz. Bunu da desteklerseniz seviniriz. =)

http://www.facebook.com/pages/Pariste-5-%C3%87ay%C4%B1/156110047791837

14 Ağustos 2011 Pazar

İşte Böyle Bir Şey: Ben Anlatamam, Sen Anla...


Ne diyoduk? Mutluluk...

Neyi öğrendim biliyor musun? Mutlu olmayı. Sayende öğrendim bunu, sonunda. Küçük şeylerden mutlu olmayı başarabilen biri olduğumu düşünürdüm. Ve aslında hala öyle düşünüyorum. Ama mutsuzluğu da bir o kadar çabuk yakalıyordum...

İnsanın içini kaybetme korkusu sarmayadursun. Ne mutsuzluk kalıyor ne de bir başka bir şey. Hem öğreniyor da insan mutsuz olmamayı. Mutlu olmayı biliyordum, onu öğretmedin bana. Sen bana mutsuz olmamayı öğrettin. Hayatın gerçekleriyle yüzleştirdin. Hatalarımı yüzüme vurdun. İnsan mutlu olacaksa önce kendini tanımalıymış meğer. Ben tanımıyormuşum kendimi. Geç farkına vardım ama başardığım konusunda eminim. Mutsuzluğum silindi bir anda. Hatta şimdi acıyorum 4 gün önceki halime bakarak. Ne kadar da zavallı... Ama suçlamıyorum onu. O böyle olabileceğini hiç bilmiyordu. Hiç düşünmemişti yokluktan varlık yaratabileceğini. Kimsede göstermemişti ona bunun olabileceğini. Ben biliyorum artık; bu var olan yokluk yokluk değil, varlık sandığım varlık da varlık değil. Kısmi yapay bir dünya tüm bunlar. Ama bilemezsin içimi nasıl huzurla dolduruyor. Hep derdim en acısından da olsa gerçeğin tadı bir başka güzel diye; daha gerçeği görmeden bunu diyebiliyormuşum. Şimdi gerçekle bir bütün oldum. Tattıkça daha da mutlu oluyorum.

Bir kaç yazı önceydi. Sana güzel sözler söyleyip varlığına teşekkür etmiştim. Şimdi tekrarlamayacağım tüm bunları ama yinede sen hisset onları...

Mutluluğunu anlat demiştin ya sen de mutlu olmak istercesine: Anlatıyorum işte. Ama mutluluğu ifade etmesi o kadar zor ki. İçim içime sığmıyor. Bu nasıl anlatılır ki?

Biliyor musun? Yalnız olmak istiyorum. Ama bu sefer öncekiler gibi değil. Yalnız olmak illa insanın dış dünyadan kendini soyutlaması değildir bence. İnsanın kendini dinlemesi ve onu anlamasıdır. Çevremde yığın yığın kalabalıklar istiyorum. En yapmacığından. Çevremde 1-2 insan istiyorum en içteninden. Ve ömür boyu yalnız olmak istiyorum, bir olacağımızdan...

Mutluluğumu anlayabildin mi? Ben anlatamıyorum da...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Umut Çiçekleri: "Yazılar ve Hayaller"


Ne desen haklısın, ne yapsan haklısın... Hiçbir şeye itirazım yok zaten... Ama itiraz etmemem maalesef her zaman anlayışlı olmamı sağlamıyor... Birçok kere bunun ismi "kıskançlık" oluyor. Dayanılmaz kıskançlık... İçimde tutmak için çırpınıp duruyorum. Bunun için kendimi ikna etmeye çalışıyorum. İkna etmek için yapmadığım şey kalmıyor. Hatta kendi kendimi tehted bile ediyorum! Ama nafile... Bir gram bile işe yaramıyor... Çok nadir kendimi dizginleyebiliyorum. Zaten çoğu kez bu İMKANSIZ! Bilirsin bu dumuda olmak nasıl bir duygudur. İnsan kendini kontrol edemiyor böyle durumlarda. Ne söylenenler istenerek çıkıyor iki dudak arasından ne tavırlar isteyerek yapılıyor... Sonra pişmanlık bile oluyor. Aslında pişmanlıkda değil bu, kaybetmenin korkusu, o dayanılmaz acı. Ama iş işten çoktan geçmiş oluyor ya geriye sadece özür dilemek, şans istemek ve dua etmek kalıyor... Hiç sana ait olmamış bir şey için sen ne kadar çabalarsın, ona ne kadar değer verirsin bilmem ama ben senin için her şeyimi veririm. Bu böyle kelimelerle ifadesi kolay ama uygulaması zor bir şeydir. Bazen kıskançlığın bazen de hırsın kurbanı olur bu düşünce... Ben en son hırsıma kurban verdim bu düşüncemi. Ama arkasından ne kadar ağladım bilemezsin... Zaten o gündü son hatam. Şimbi bir daha yapmayacağım desem bu ne seni ilgilendirir ne değiştirir ne de zaten ben kendime güvenip böyle bir söz söyliyebilirim. Bazen cidden istemeden oluyor tüm bunlar. İstemediğim bir değişimin içindeyim. Esik ve yeni olmak üzere iki ayrı ipek var. Yenisi bana cidden çok yeni... Ne kişiliğini beğeniyorum onun ne de karakterini. O beni yansıtmıyor ama beni yönetiyor. Bu değişimi sende sevmiyorsun biliyorum. Tıpkı benim gibi. Hatta kimse sevmiyor bu yeni halimi, çünkü çekilmez biri oluyorum. Bazen gereğinden fazla hırçın, asabi bazense gereğinden fazla duygusal, mağrur... Normal olduğum zamanların sayısı son zamanlarda giderek azalıyor. Hatta galiba artık hiç olmuyor. Geçenlerde sadece bir gün oldu. O da nasıl oldu bilmiyorum ama ölüm iyisi derler ya öyle bir şeydi galiba. Bak ölüyorum şimdi. Evet bak yine abartıyorum. Farkındayım. Abartıyorum. Ama hislerimi abartılı yaşamak elimde değil. Abarttığımı biliyorum ama değiştiremiyorum. Öyle hissetmeye devam ediyorum. Dün 5 saat kendi kendime "İpek abartıyosun, saçmalama lütfen, alışırsın." tarzında bir sürü şey söyledim. 5. saatin sonunda kendimi ağlamaktan bitkin düşmüş bir halde yatağımda buldum. Gözlerimi açamıyordum. Tam 5 saat ağlamıştım sonuçta. Gözlerim bana tafra yapmakta haklıydılar. Onları baya hor kullanıyorum. Ama ne yapayım yani. İçimden o kadar çok geliyoken ağlamak geri mi göndereyim? Daha büyük bir patlamaya mı saklayayım kendimi? Zaten şimdiye kadar sakladığım için böyle değiller mi? Bir aydır tutuyorum kendimi. Bir aydır iyi giden 2-3 olay dışında güzel hiçbir şey yok ve ben kendimi tutuyorum. İyi dayanmışım doğrusu. Kendimden beklemediğim bir performans bu... Maymun iştahlıda bir insanınım ayrıca... Sen bana ne kadar yakın olursan ol hep bir fazlasını istiyorum. Bu yanlış ve sadece boş bir istek biliyorum ama durumu değiştirmiyor biliyor olmam. Sadece bilmeme yarıyor. Ve bu yüzden seni çok çok çok iyi anlıyorum. Çok şanslı olduğumu söylediğinde sonsuz haklılığını kabul ediyorum... Ama yinede istiyorum... İşte bu yüzden bu dizeyi çok seviyorum, çünkü tam anlamıyla benim söylemek istediğim bu: O kadar haklısınki dayanamıyorum buna...

Hatırlıyor musun? Bir akşamdı, msn'de konuşuyorduk. Sonsuza dek tutulsun diye sözler vermiştik hani. Gerçek olması için neleri vermezdim... Diğer istediğim hiçbir şey olmasa da olurdu ama o konuşmamıza keşke saygı duyabilseydik... Ne çabuk unuttuk oysaki. Kabullenmeliyiz balık hafızalıyız. Ben emindim de aslında, o sözleri tutabilseydik mükemmel olabilirdik. Her şey ama her şey çok çok çok daha güzel olabilirdi. Söz vermek konusunda çok başarılıyız aslında. İki dakika oturup doğru düzgün konuşmaya çalıştığımızda uygulandığında mükemmel şeyler doğurabilecek sözleri hemencicik verebiliyoruz. Ama işte zor olan uygulamak! Aah onu hiç yapamıyoruz. Hiç!

İşte böyle ya... O kadar çok şey istiyorum ki... O kadar çok imkansızlık peşinde koşuyorum ki... Devamlı hayallerimi kara toprağa veriyorum... Her gün yeni bir cenaze kalkıyor kalbimin, beynimin derinliklerinden... Ama yine de vazgeçmiyorum imkansızlık denizinde yüzmekten...

Daha önce demiştim yine burdan, bilmiyorum hatırlıyor musun? Umut etmek sağlar yaşamayı diye. Umut etmemi sağlayacak hiçbir şey yok aslında bakarsak. Yani gerçek bu aslında. Benim yerimde bir başkası olsa bunun nesinden umutlanırdı bilemiyorum ama ben her şeyinden umutlanıyorum işte... En ufak şeyden hatta küçücük soğuk bir merabadan bile devasa anlamlar çıkarıp bulutların üstüne yol alabilecek kadar umutlanıyorum. Ondan zaten bu mutsuzluğum. Sorun bende yani. Tek suçlu benim. Gereçsiz yere umutlandığımı anladığım an bulut altımdan kayıp gidiyor ve düşüyorum. Düşmekte denmez ya buna, yere çakılıyorum.

Dün yazdığımı okudun mu bilmiyorum ama kin tutabildiğimde dünyanın en büyük kincisi olacağımı ama tutamadığımda da bu dünyadaki kin tutma konusundaki en yeteneksiz insan olabileceğimi söylemiştim. Zamanında çok uğraştım sana karşı kin tutabilmek için. Bundan aylar aylar önceydi bu dediğim. Sana karşı kin tutma isteğim geçip gideli çok uzun zaman oluyor. Şimdi istersen beni öldürmeyi dene yinede kin tutmak bir yana kalbimin parlayan yıldızı olarak kalacaksın. Buna duyduğum en ufak bir şüphe yok. Yani demek istediğim şu aslında: Sen benim gözümdeki, kalimdeki en temiz insansın. Ve yerinin değişmeyeceği kesin olan tek insansın...

Şimdi bunları neden söylüyorsun diye soruyorsan, sadece bilmeni istediğim için. Başka hiçbir sebebi yok. Bu işten hiçbir çıkarım yok, hiçbir çıkar beklentim yok. Sadece bil, yeter...

Senindışında okuyacak olan hiç kimse anlamayacak ne dediğimi, kime dediğimi. Hiç kimse... En yakınımdaki insanlar bile anlayamazlar bunu. Aslında varlar mı? Bunuda düşünmek gerekir. Malum yalnızlığın dip noktasını deniyorum ve kimseyi istemiyorum. Mutlu olmamı sağlamıyor etrafımdaki kalabalık. Ben Can Dündar'ın anlattığı gibi dostlarım olsun istiyorum. İşte şöyle diyor Can Dündar: "En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin: Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının, günahlarının yegane sahibi." Tüm bunları kaldırabilecek bir insan olduğuna inanmıyorum çevremde. Ben bu kadar açık olursam zaten çevremde kimsenin kalmayacağı açık olduğu için ben gidiyorum sessizden. Gerçekliği bu kadar net olmalı dostluğun. Bu yüzden yalnızlığın dip noktasına yol almaya devam ediyorum. O ıssız köşemde bazen seni bile istemiyorum. Ben olmalıyım orda ve bir de saf, temiz, kirlenmemiş hayallerim...

9 Ağustos 2011 Salı

Kafesteki Ben


Benim için sıkıntı hali demek:

Önce soğuk soğuk terlemeye başlarım. Sonra yavaş yavaş kırmızı rengini alırım. Bunlarla beraber kalbin rintmini artırdığını hissederim. Kalp atışlarım hem dışardan görülür hem de duyulur olmuştur artık. E tabi nefes almak sanıldığı kadar kolay değildir bu durumda. Terleme devam eder. Sıcak basmıştır iyice. Aynaya baksam kıp kırmızı olduğumu görceğimden bakmak istemem. Nefes almak da zordur ya oturmak veya yatmaktan yana kullanırım tercihimi. Fark etmez hangi pozisyonda olursam olayım bir ayağımı hızla sallarım. Kontrolümden çıkmıştır artık. Ne yaparsam yapayım durdurumamam ayak sallamayı. Çünkü bilinçli yapmam bunu. Duvarlar bana çok yaklaşmış gibidir. Eşyalar üstüme üstüme geliyodur. İnsanlardan kaçmaya başlarım... Daha sonra gözlerim dolar. Ama her zaman yanaklarımdan süzülmez top top yaşlar. Bazen içeriye akıtırım onları. Bazen tutabildiğim kadarını tutarım ama hepsini birden tutmasını başaramam. Ağlama krizim geldiğinde yalnız değilsem evde banyoya girerim. İçeriden kapıyı kilitlerim ki kimse beni görmesin, kimse ağladığımı duymasın, kimse bilmisin... Başkalarının önünde ağlamayı pek sevmem. Hele evde ailemin önünde neredeyse hiç ağlamam. Çok nadir görürler ağladığımı. Aslında çok ağlarım. Ağlama benim rahatlama biçimim. Gözlerimi sıklıkla şiş görebilirsiniz. Sebebini çok düşünmeyin. Ağlamadım diyorsamda büyük ihtimalle ağlamışımdır. Dediğim gibi kolay ağlarım. Ama her şeye de ağlamam. Kinciyimdir. Kin tutmaya başladıysam göz yaşları çoktan dinmiştir. Ama bazen de kin tutamam. Hatta kin besleyebilmek için uğraşırım ama sanki o insanın kine karşı bir kalkanı vardır. Ona işlemez benim tutacağım kin. E ben de tutamam zaten. Artık kin tutmak için uğraşmıyorum. Zaten artık istemiyorum da. Çok eskide kaldı bu isteğim. Ama kin tutamadığımda ağlarım. Ve ağlıyorum. Sonra ağlama krizim de biter. Yalnız kalmak isterim. Kalırım da. Yalnızlığımı Teoman'ın, Şebnem Ferah'ın ve Bülent Ortaçgil'in en sevdiğim şarkılarını dinleyerek yaşarım. Bütün şarkıları en sevdiğim şarkılarıdır. Her ruh halime göre şarkı vardır çünkü. O an ne istiyosam onu dinlerim. Yavaş yavaş rahatlamaya başlarım. Sonra rahatlarım da zaten. Hatta küçük küçük gülerim bile. O derece rahatlarım. Ama bu rahatlama korkutur beni. Tanıyorum çünkü kendimi. Arkasından gelecek daha büyük bir patlamanın habercisidir bu rahatlama. Başka hiçbir şey değil.

İşte aynen bu durumdayım! Yazarak değişmeye çalışıyorum. Yeteri kadar açık oldu galiba...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

NEDEN ?!?!?!


Neden ben?.. Seçilmiş kişi falan mıyım ben?! Niye beni bulur istemediğim bütün her şey?.. İstediklerim niye hiçbir zaman gerçek olmaz?! Çok mu şey istiyorum yoksa?.. Çok mu zahbetliyim?.. İmkansızlıkların hepsi bana mı kısmetmiş?.. Yoo, inanmıyorum bu kadarına. Bu kader olamaz. İnanmıyorum. Bence sorun bende!

Geçirdiğim en berbat 1 hafta bu hafta olsa gerek. Son 1 haftadır iyi tek bir şeyin bile olmaması tesadüf olamaz. Bence uğursuzluk, şansızlık, kötü dilek ve daha olabilecek kötü her şey benim üstümde toplanmış olmalı. Rüyalarım bile düzgün değil. Ya kabus görüyorum ya imkansız bir şeylerin peşindeyim ya da karma karışık, anlamı olmayan, geriye bir sürü soru işareti bırakan rüyalarla uğraşıyorum. Bilinçaltımda neler var bilmiyorum ama ben aslında üstünde neler olduğunuda çok kestiremiyorum. Hayatımda düz giden hiçbir şey yok. Zikzaklı, bol virajlı yollardan geçiyorum. Karma karışık olabilecek her şey karma karışık. Geçirdiğim 2-3 mutlu günün mutsuz yanları yine üst üste yığıldı galiba. Her şey birden üstüme geliyor. Duvarlar üstüme geliyor, eşyalar üstüme geliyor, insanlar üstüme geliyor... Daralıyorum... Hiçbir yere sığmıyorum. Kelimeler boğazımda düğümleniyor, konuşamıyorum... Aslında konuşmak da istemiyorum. Kararlıyım, bu sefer susucam. Konuşmak yok, şimdi olmaz. İçimde biriktirmeye devam edeceğim.

Her şey sonsuza kadar böyle kötü gidemez. Bu imkansız. Zaman buna bir gün elbet dur diyecek. Ya da ben zamanı beklemeyip durduracağım belki. Ama şimdi akışına bırakmak gerek. Hayat beni hangi kalıba sokuyorsa o kalıba girmeliyim. Akışkan olmalıyım ki kolay şekil alabileyim. Belki zor ama olmalı! Olmak zorunda. Sabretmek zorundayım.

İçime her zaman sığmıyor tabii her şey. İşte yine sığmadı. Kendimi burda yazarken buldum bir an. Bu kararı nasıl aldığımı cidden hatırlamıyorum bile. Günlerdir yazasım var. Ama tutuyordum kendimi. İdare ediyordum öyle... Dayanamamışım demekki...

Olsun siz yabancı değilsiniz ki... Hem kim bilir belki tüm bunlar bir gün roman bile olur...

7 Ağustos 2011 Pazar

Çok Büyük Kayıp !


Üzgünüm...

Çok üzülüyorum. Çünkü benim hayallerim vardı. Belki bir ömre bile sığmayacak kadar çok hayalim vardı. İlk küçücükken tanımıştım onu. Epey bi küçüktüm. 10 yaşındaydım hayal kurmaya başladığımda. Onunla ilgili ilk hayallerimi 10 yaşındayken kurmaya başladım. İlk aşkım olmuştu o benim. Sonra büyüdüm; ama hep onu dinledim. Kulağımın pasını silen, beni dinlendiren, her duyguma tercüman olan hep o oldu. Hayallerim her geçen gün yapmacıklıktan kurtuldu sanıyordum. Daha gerçekci hayallerdi bunlar. Ve elbet bir gün gerçek olacaklardı. Olmalıydılar!

Ama birgün geliyor ve facebook'da tesadüfen bi yazı görüyorum. Teoman Müziği Bırakacağını Açıkladı. Linke tıklıyorum ve Teoman'dan bir mektup. Evet müziği bırakacağını açıklamış. İlk başta donup kalıyorum. Bir kaç dakika hiçbir şey hissetmeden öylece duruyorum. Sonra inanmak istemiyorum. Şaka olacağını falan düşünüyorum. Ama olay bütün gerçeliğiyle ortada inanmak gerekiyor. Ben yine itiraz ediyorum. Akşam erken saatlerde radyo yayını başlıyor. İlk defa Perşembe günü. Herkes işin aslını öğrenmeye çalışıyor. Tüm bunlar gerçek mi yani şimdi?! Yoo, hayır, olamaz. Kimse inanmak istemiyor. Herkes bunun bir kabus olması için dua ediyor. Teoman'a mektup yazılıyor. Ertesi gün oluyor. Akşam saatleri yine radyonun başında kitlenmiş radyoyu dinliyorum. Hiçbir haber yok. Hepimiz Teoman'ın kaldığı otelin telefon numarasını bulmuşuz internetten. Arıyoruz. İlk başta ünlü olmayanları bağlamayan otel resepsiyonu daha ileriki saatlerde Teoman'ın 1-2 gün önce ayrıldığını söylüyor. Kuyruklu yalan. Teoman konuşmak istemiyor. Resesiyondaki görevliye Teoman'ın sağlık durumunu soruyoruz. İyi olduğunu söylüyorlar. Yemek yemiş. Rahatlıyoruz. O yeterki mutlu olsun diye bir düşünce kafamızda. Mutlu olacaksa dinlenmesine izin vereceğiz. Sanki başka seçeneğimiz varmış gibi böyle saçma şeyler düşünüyoruz. Teoman'ın yokluğu aklımıza vurdu. Sanki giderken bize sormuştu...

Sonra birde dün menejeri Funda Sanlıman'ın yaptığı bir açıklama var. Bu açıklamayla beraber Teoman'ın böyle daha mutlu olduğunu öğreniyorum. Onun adına seviniyorum. O mutlu, içim rahat. Ama ya ben?...

Bugün hala üzüntüsü içimde. Ama artık anlıyorum onu. Oda senin benim gibi insan işte. Dinlenmek en doğal hakkı. Zaten Türkiyede emek gerektiren işleri adam akıllı yapmak zordur. O yapıyordu. Ama çok yorulmasını çok iyi anlıyorum.

Şimdi aklımdaki en büyük soru işereti: Benim 10 yaşından beri kurduğum hayaller ne olacak? Benim gibi bir sürü insan var, bize ne olacak? Bu kocaman boşluğu artık hiçbir şey dolduramaz ki... Bizi o büyütü. Yerini kim tutabilir?..

Yerini tabikide hiç kimse dolduramaz. Doldurmasına izin vermeyiz zaten. Müziğini dinlemeye son nefesimize kadar devam edeceğiz. Şarkıları bize bir ömür yeter. Tek sıkıntı onun olmaması...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...