Translate

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Hayalci...


          Hayaller gündüz Güneş'im gece Ay'ım olur anımı aydınlatırlar. Onlarla uyur, onlarla uyanırım. Uykumda rüyalarım olurlar. Bir gece devasa bir yaratığa karşı kullandığım ışın kılıcım, bir gece rüyalar şehrimde beni uçuran bembeyaz kanatlarım olurlar. Bazen korkuturlar; soğuk soğuk ter, hızlı hızlı atan bir kalp olurlar. Bazen sıcacık bir mutluluk olurlar, yeryüzünde olamayacak kadar sıcacık... Korku olurlar, endişe olurlar, panik olurlar, üzüntü olurlar, heyecan olurlar... Ama en çok mutluluk olurlar!

          Bir bahar günü ulu bir ağacın gölgesine sığınmış seyyahın, yüzüne çarpan rüzgar gibidir hayaller; kendini salıncağın rüzgarına kaptırmış uçacağını sanan bir çocuk gibi... Biz kendi işimize bakarken ortama huzur savuran bir şarkı gibi: Dinlendirici, huzur verici ve en önemlisi gülümseten bir şarkı... Ya da teklifsizce elimizden tutup bizi dans pistine sürükleyen arsız bir sevgili gibi... "Sağlığa!" diye kaldırılan bir kadeh gibi... Hep iyiden, güzelden yana hep umut dolu yeni günlere!..



23 Temmuz 2013 Salı

Kayıp Prenses

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken; ben bağda üzüm bekler derede odun yükler iken; bir varmış bir yokmuş... Masalın yalanı mı olurmuş? O yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? Derken; sabahleyin erken keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar sıçan cirit atar iken çıkmış bir kocakarı ortaya! En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü! Bir laf etmiş, bir laf etmiş... Bakalım ne laflar etmiş:

          Çok eski zamanlarda, uzayın sırlarla dolu bir yerlerinde, minik bir gezegende Güneş Ülkesi adında bir ülke varmış. Bir de bu ülkenin komşusu ve düşmanı Alnilam Ülkesi varmış. Bu ülkeyi yönetenler çok kötü kalpli insanlarmış. Birgün Güneş Ülkesi'nin kral ve kraliçesinin bir kızı olmuş. Kral prensesin adını Ece koymuş. Böylelikle daha küçükken bile ileride ülkenin kraliçesi olacağını anlasın istemiş. Maalesef küçük Ece o günleri görebilecek kadar şanslı değilmiş. Yeni hayata gelen bu minik kız o kadar güzelmiş ki Alnilam'ın kraliçesi kıskançlıktan deliye dönmüş. Ve Güneş Ülkesi'nin minik prensesini kaçırmaya karar vermiş. Daha çok küçük olan prensesi kaçırmış kaçırmasına ama minik Ece o kadar çok ağlıyormuş ki sesi ta Güneş Ülkesi'ne kadar duyulmuş. Kızının sesini duyan kraliçe umutlanıp Ece'nin bulunabilmesi için ülkenin tüm askeri güçlerini Alnilam'a göndermiş. Alnilam kraliçesi Güneş Ülkesi muhafızlarının prensesi bulmalarını istemediği için Ece'yi bir uzay mekiği ile uzayın karanlığına yolcu etmiş.

          Prensesin uzay mekiğindeki yolculuğu tam tamına bir güneş yılı sürmüş. Bir yıl sonra minik Ece ismine Dünya denilen bir gezegenin, güzel bir ülkesinin, hastane kapısına düşüvermiş. Ve bu şanslı prenses hemen kendisini sahiplenecek bir aile bulmuş. Onu sahiplenen aile tuhaf bir tesadüfle ismini Ecenur koymaya karar vermişler. El bebek gül bebek büyütülen Ecenur hiçbir zaman Güneş Ülkesi'nin kayıp prensesi olduğunu öğrenemese bile hatta geldiği gezegende öyle bir yerin varlığı bilinmese bile o bunu hep hissetmiş. Kendisinin Güneş Ülkesi'nin kayıp prensesi olduğuna inanmış. Hayatını hep bir prenses gibi yaşayarak geçirmek istemiş. Elbette şartlar her zaman o kadar mükemmel değilmiş. Büyüdükçe artan sorumlulukla beraber hayalini kurduğu Güneş Ülkesi'ni yavaş yavaş unutmaya başlamış.

          Küçük prenses Ece kaybolduktan sonra kraliçe acıya daha fazla dayanamamış. Olaydan tam bir yıl sonra yani Ece'nin Dünya'ya düştüğü gün kraliçe ölmüş. Kral hızla yaşlanmaya başlamış ve ülke güç kaybediyormuş. Alnilam giderek büyüyen bir ülke olmuş. Kral, tıpkı kraliçe gibi prensesinin de öldüğünü düşünmeye başladığı zaman Ece'nin hala yaşadığını ve sağlıklı olduğunu anlamış. Güneş Ülkesi prensesleri doğduklarında onlar adına dikilen içinde Güneş Taşını da barındıran heykelcikler olurmuş. Bu Güneş Taşı prenses yaşıyorsa ve sağlıklıysa on dokuz yaşına gireceği gün parlarmış. Taş parlamış parlamasına ama o kadar solukmuş ki rengi kral buna sevinse mi üzülse mi bilememiş. Prensesin çok uzaklarda olduğu anlasa da birgün kızına bulacağına dair umudunu hiçbir zaman kaybetmemiş ve hayatının sonuna kadar Güneş Ülkesi için çalışmış. O günden sonra Güneş Ülkesi eski gücünü geri kazanmaya başlamış.

          Ecenur geldiği Dünya denilen gezegende diğerlerinden hep farklı olmuş. Bu farkını hayatı boyunca çevresindeki herkese hissettirmiş. On dokuz yaşında genç bir kızken bilmese de Güneş Ülkesi'ni kurtardığını otuz beş yaşında genç bir kadınken insanoğlunun mucizeleri yüzünden sonu gelen Dünya'yı kurtardığını herkesten hep sakladı. Artık 3182 yılında da Google'da ismi aratıldığında karşılaşılacak tek bir yüz var. Ve o bununla hiç övünmedi. Her zaman tıpkı bir prenses gibi davrandı!





Ismarlama yazı yazmaya kalkınca ne yazacağımı bilemedim ve bildiğim bir masalı anlatayım dedim. Eminim benden başka hiç kimseden dinlememişsinizdir bu masalı. Çünkü Güneş Ülkesi'nden geldiğine inanan bir arkadaşa sahip olmak herkese nasip olmaz! =)

Ha bu arada unutuyordum: 20 Nisan Koç burcuna denk geliyor. Bir prens var burcunu bilmeyen, yardımcı olmak istedim! =)

19 Temmuz 2013 Cuma

Bu Su Hiç Durmadı, Durmaz!

Bülent Ortaçgil bir şarkısında şöyle diyor:


"Yaşamak dopdoluydu akan pınarlar gibi inanmayanlar beklediler."

İşte tam da bu yüzden ben çok mutlu bir insanım. Hiçbir hüznü, pişmanlığı barındırmıyorum üzerimde. En çok üzüldüğüm şeyi bir uyku örtebiliyor. Ertesi sabaha uyandığımda tüm kötü düşüncelerden, üzüntülerden, pişmanlıklardan arınmış oluyorum. Çünkü; yaşamak dopdolu ve benim beklemeye vaktim yok!

Hep böyle değildim elbette. Çok üzüldüm, dertlendim. Ama bir şey hep aynıydı: Pişman olmak geçmişe kilitlenip kalmaktı ve ben hiçbir şeyden dolayı hiçbir zaman pişman olmadım. Hiç geçmişe kilitlenip kalmadım. Eski odalarda sıkışmadım. Amacım hep bir sonraki sefer daha doğruyu yapmaktı. Bazı yanlışlar elbette hiç unutulmazdı ama zaten belki de unutulmaması daha iyiydi. Dünyanın adaletine tek inandığım zamanlar pişmanlığın sınırında olduğum zamanlar oldu. Belki kendimi avuttuğumu düşünebilirsiniz, belki züğürt tesellisi diyebilirsiniz ama hep işe yaradı. Beni hep geleceğe götürdü.

Ve şöyle devam ediyor:


"Umutlarını borç verdin, cebinde hiç kalmadı... Dostların anlamadılar!"

Bak sevgili ne kadar da seni anlatıyor. Ve aynı zamanda beni... Umutsuzluğa düştün, zor zamanlardı. Hiç dostun olmadığını düşündün. Çünkü kimse seni anlamıyordu. Çünkü herkes gereksizdi ve kimse senin yaşadığını yaşamamıştı. Ne büyük tesadüf ben de seninle aynı durumdaydım. Belki de biz dost kavramını çok yanlış anlamıştık?


"Nar gibi güzelliğin gizliydi, vereceklerin fazlaydı. İnsanlar inanmadılar."

Sana hiç inanmadılar. Şimdi de sana inanmaları için çok geç kaldın. Baksana tek inanan bendim ve artık ben bile yokum.


"Sustun sustun konuşmadın, sonra kaçtın arkana bakmadan. İnsanlar şaşırdılar."

Ben hiç şaşırmadım. Çünkü kaçmalarına alışıktım. Aslında sen hep kaçardın, hep susardın!

Nakaratına bayılıyorum bu şarkının. Çünkü sevgilim; aynı biziz:


"Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum."

Ama bizim önümüzde barajlar yoktu. Bu su hiç durmadı ve hep aktı. Tasarruf edemedik biz o sudan!


Hayatta sadece SİYAH ve BEYAZ yok sevgili. GRİ de aslında çok güzel bir renk!

Kadın eli değmiş bu şarkıya. Ne kadar da güzel olmuş öyle:


13 Temmuz 2013 Cumartesi

CAMDAN GETTOLAR

İngiltere´de sokakta yürüyorum. Karşıdan bir çift geliyor. Adam siyah, kadın ise beyaz. İkisi de orta yaşını çoktan geride bırakmış, el ele tutuşmuşlar. Ağır ağır yürüyorlar. Mevsimlerden ikinci bahar. Belki de birbirlerine çok geç kavuşmuşlar. Derken bir meydanda bir başka aileye rastlıyorum. Adam ve kadın beyaz, İngiliz, evlat edindikleri çocuk siyah, Afrikalı. Ve sevgiyle tutuyorlar elini, muhabbetle... Öylesine uyumlular. Farklı ırklardan, farklı dinlerden, farklı dillerden çiftler görmek insanlığa dair umudumu artırıyor. Demek ki biz, bizlere çocukluktan itibaren söylenen tüm önyargılara ve kalıplara rağmen zihnimizin duvarlarını aşabiliyor, birbirimizi sevebiliyor ve sevilebiliyoruz. Demek ki insan, her yerde insan. Dünyanın her yerinde benzer hüzünleri, aşkları, hüsranları...
Ne var ki camdan bir gettoda yaşıyoruz çoğu zaman. Farkında bile olmadan. Cam şeffaf ya, hani arkasını görebildiğimiz için zannediyoruz ki etrafımız açık, açıklık. Halbuki ha tuğla, ha cam, sonuçta katı ve donmuş, sonuçta aynı yalıtılmışlık. Gettoda hayat tekrara ve aynılığa dayanır. Her gün bir öncekinin aynıdır. Her ahbap, her arkadaş bir başkasına benzer. "Adamım" dediklerin aslında seni zihnen daraltır, ruhen kuşatır. Gettoda farklılıklar "Yok" denilecek kadar azdır.
Rutinden beslenmez insan. Herkesin birbirine benzediği ortamlardan sanat çıkmaz. Edebiyat çıkmaz. Felsefe çıkmaz. Yaratıcılık çıkmaz. Aynılık, sadece kendini doğurur, tek bir sesin yankılarıyla geçer zaman. Bir toplum benzerlikten, monotonluktan, tekrarlardan değil; sentezlerden, yeniliklerden, dinamik ve demokratik bir ritimden beslenir. İnsan, şu hayatta bir şey öğrenecekse şayet, kendisine benzemeyenden, kendisi gibi olmayandan öğrenir.
Türkiye´nin camdan gettoları var. Ve bizler bu toplumsal-ekonomik-kültürel gettoları, zihnimizdeki şeffaf duvarları aşmadıkça, aşamadıkça, ne toplumsal gerginliği azaltabiliriz ne birbirimizi yeterince anlayabiliriz. Türbanlı-türbansız, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, iktidar yanlısı-muhalefet yanlısı... İkilem ikilem ikilem. Şüphe ve tedirginlik doğurur gettolarda hayat. Çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Şayet hiçbir dostane bağ yoksa farklı özneler arasında, birbirlerine düşmanlık gütmeleri de bir o kadar kolaylaşır. Hâlâ bir "takiye" korkusudur gidiyor memlekette. Nedendir birbirimize güvenemeyişimiz?
Dinsel değil bugün yaşanan gettolaşmanın sebebi, etnik değil, sınıfsal değil. Politik! Siyasi görüşlerimize göre kutuplaşıyor, adalaşıyoruz. Küskün, kızgın ve şüpheci insanlar olduk. Seçimler öncesi gerilimdi, seçim sonrası gene gerilim. Herkese, her şeye ama en çok da kendi kendimize, birbirimize küsüyor, kızıyor, sataşıyoruz. Dışarıdan bakan bir gözlemci ne der? Türk insanının kendi kendini yıprattığı sonucunu çıkarır muhtemelen. Birbirimizin enerjisini, yaratıcılığını, hevesini, rüyalarını, gayretkeşliğini, üretkenliğini, yeteneklerini tırpanlıyor, birbirimizi a-zal-tı-yo-ruz.
Sonra ne olur? Bir gün bir çıkarsınız yurtdışına, Türkiye´de iken birbiriyle konuşmayan, biri sağcı biri solcu, biri Kürt biri Türk, biri türbanlı biri türbansız, iki kişinin Amerika´nın filanca kasabasında ya da Avrupa´da filan şehrin banliyölerinde nasıl birbirlerini bulduklarını, yakın arkadaş olmayı başardıklarını görürsünüz. Şaşırırsınız. Avrupa´da verdiğim her imza gününde beklenmedik dostluklara tanık oluyorum. Türbanlı kız öğrenci ve kulağı küpeli solcu ya da Kemalist öğrenci... Bambaşka aile yapılarından gelen insanlar aynı Batı şehrinde kendilerini "yabancı" konumunda bulunca, sıfırdan arkadaş olmayı başarıyorlar. Buradayken yan yana gelmez sanılanlar, gurbette birbirlerine hoşça bakıyorlar.
Birbirimizi tanıyabilmek, camdan gettolarımızdan çıkabilmek için illa da gurbete mi gitmemiz gerek?

21 Ekim 2010



**BU YAZI ELİF ŞAFAK'IN ŞEMSPARE ADLI YAPITINDAN BİR ALINTIDIR.**
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...