Translate

29 Mayıs 2013 Çarşamba

TAKSİM GEZİ PARKI'NA DOKUNMA!

Günümüzde para o kadar büyük bir değer kazandı ki artık maddi kazanç getirmeyen hiçbir şeye acınmıyor. Buna ağaçlar da dahil! Ağaç kesmenin, onları acımasızca sökmenin cinayet olduğunu unutuveriyorlar. Çünkü onlar para getirmiyor. Tek işlevleri biraz oksijen sağlamak. Biraz doğal görüntü. İşte hepsi bu. Oysa ağaçlar olmasa her yer AVM olsa öyle mi olur? Belki soluyacak bir gram oksijenimiz bile kalmaz ama paramız olur en azından. Öyle ya para daha önemli! Hatta ve hatta en önemlisi! Öyle değil mi?!

Hürriyet'tin haberi:
"İstanbul'da Topçu Kışlası'nın yapılması planlanan Gezi Parkı'na gece yarısı kepçelerle girilip yıkıma başlandı. Sosyal medyada yıkımın duyurulmasıyla Gezi Parkı'na koşan ve yıkım çalışmalarını engelleyen 50 kişilik grup, parkta sabaha kadar nöbet tuttu. Gündüz saatlerinde ise yıkıma karşı direnen protestoculara polis müdahale etti ve biber gazı sıktı. Eski Bakan Ertuğrul Günay da çok sert tepki gösterdi ve "Fethin yıldönümünde Istanbul'da AVM yapmak için 75 yıllık ağaçları kesmeye kalkanlar, ne Fatih Sultan'ı anlamışlar, ne de Yaradan'ın emrini!" dedi."
Taksim Gezi Parkı'ndaki ağaçları işte böyle acımasızca sökmüşler:

http://webtv.hurriyet.com.tr/2/49930/0/1/taksim-gezi-parki-nda-agaclar-catir-catir-sokuldu.aspx

Buna katillik denmez de ne denir?

Bu nasıl bir bencilliktir?

İnsanlar en azından çocuklarını bile düşünmezler mi?

Nasıl bu kadar körü körüne itaatkar olunabilir?

Tüm bu soruların bir cevabı var mı? Ya da bu sorulara cevap verebilecek bir 'insan' var mı?


#bloggerdiyorkigeziparki

17 Mayıs 2013 Cuma

Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun

     

Bir tren istasyonunun en kuytu köşesindeydiler. Kadın seviyor, adam gidiyordu. Kadın, son kez yüzüne baktı adamın. Adam, bakışlarını kaçırdı kadından. Uzaklara baktı öylece. Yaralı olan kendisiymiş gibi. Önce sustu kadın uzun uzun. Adam, o susuşlara kendini ekledi. Birazdan açılacaktı dili kadının. Birazdan bir hikaye başlayacaktı, bitişi anlatacak olan... Kadın, elini tuttu adamın. Adam önce kaçırmak istedi elini, sonra kadının uysal bakışlarıyla çarpıştı gözleri. Kaldı eli elinde öylece. Kadın, derin bir nefes aldı önce. Sonra konuşmaya başladı; elinde kalan tek gerçeğin, tüm gerçeklerin bir yalan olduğunu bile bile. 
     "Bana hayat diye bıraktığın, ölümle pençeleşiyor şimdi. İçi boşalmış bir hayatı yaşıyor sensizken insan. Bir vardın, bir yoktun zaten. Ne dünümde kalacak bir anısın, ne yarınımın mutlu yanısın. Ya geliyor, ya gidiyorsun. Kalmak yok senin lügatinde. Zordu zaten bu aşkı taşımak. Son çoktu bu aşkta ama sonu yoktu. Bitirmek istesek, nereden başlayacağımızı bilemezdik, yeniden başlasak, nasıl bitireceğimizi... Kalabalık bir caddede rastladık aşka, o kalabalıklardan çaldık aşka da, çıkmaz sokaklarında kaybolduk, ne acı. Kendi ateşime dayanamazken, hasretinle yanmak ne yaman bir kadermiş. Daha da acısı senin boşluklarını doldurmak için kullanılmış olmam. Hikayene kostüm olabilirdim ancak, hayat beni sana yazmadı. Neden gidemediğimi sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun. 
     Sen benim gelecek ağrımdın. Ve sadece iki şey vardı hayatımda. Birincisi hayatıma girmen, ikincisi hayatıma girmenin dışında kalan her şey... Ve ben hüzün elçisiydim dünyanın. Benim olmayacağını bilmenin hüznü ve başkasına gideceğini bilmenin acısıyla yaşıyordum. Hiçbir gelecek seni bana getirmeyecekti. Hiçbir geleceğe seninle yürüyemeyecektim. Ama yine de yılmıyordum. Yılmadım! Saniyelerden kocaman bir gelecek kurmaya çalıştım bize... Senden hayaller kurup, içimdeki denizlere yürüdüm. Çok sevdim, evet. Kendimden alıp sana verircesine, kendimde işe yarar hiçbir şey bırakmamacasına. Karşılığını bulacağını sandığım her şey bir boşlukta asılı duruyor şimdi. Ama yine de kötü olmamak adına ihanete ihanetle karşılık vermedim. İyi kalmak seni de onarır belki dedim. Dedim de... Dediğimle kaldım işte. Elindeki tek iyilikle bütün kötülükleri düzeltemezmiş insan. Düzeltemedim. Keşke seninle ayrı dünyalarda yaşayan iki aynı olsaydık. Oysa şimdi, sadece aynı dünyada yaşayan iki ayrıyız. Neden gidemediğimi sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun. 
     Yanımda olman çok şey öğretmişti bana. Öğretemediklerini de sensizlik öğretiyor şimdi. Çok da kimsesiz değilim aslında. Beni asla yalnız bırakmayan yokluğun ve kendini benimle tamamlayan bir yığın eksiğim var işte. Kadınlar sevilmek istediği gibi sever. Ben koşulsuzca ve gerçek sevdim. Biraz tereddüt etseydim ben de senin gibi hesaplar yaparak sevecektim. Gerçek aşkı yalanlardan öğrenmek ne acı değil mi? Allah kimseye böyle tecrübe yaşatmasın. Hoşça kal sevgilim. Gittiğin yerden mutlu ol. Ama sakın unutma, bundan sonra sana gelenler, terk ettiklerinin bıraktığı boşluğa düşecek! Aşk herkeste başka kanar. Dilerim son bıraktığın olurum. Daha kanayacak yerim kalmadı. Gidemiyorsam aşktandır, aşktan! Varsın, bu da senin zaferin olsun. Neden gidemediğim sorma. Gitmeye cesaretsizim, kalmaya yorgun." 
     Adam gözünde iki damla yaşla yürüyordu istasyonda. Sonra bir tren geldi onu götürmeye. Trene adımını atar atmaz vazgeçti adam. Kadını aradı gözleri. Adam pişmandı... Kadın gitmiş.

 Yukarıda okuduğunuz bu metin Kahraman Tazeoğlu'nun Kıyısızlar adlı kitabından alınmıştır.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Halim Duman



Bizim buraları bilir misiniz bilmem ama ben anlatayım. Kış mevsiminin ve ilkbaharın yaşanmadığı bir yerdir Nazilli. Sadece sonbaharı ve yazı yaşarız. Sonbahar dediğim de Kasım'da başlar Şubat'ta biter. Geri kalanı hep yazdır. Sonbahar iyidir. Hava çok soğuk olmadığı için kalın kalın giyinmek zorunda kalmayız. Bir ceket ve bir şemsiyeyle tüm kışı -yani sonbaharı- geçirmek mümkündür. Gerçekten soğuk dediğimiz günler bir haftayı geçmemekle beraber Erzurum'un sıcağı gibidir o da. Demek istediğim bu günlerde biz burada yaz mevsimini yaşamaktayız. Kısacık şortla ve incecik bir askılı badiyle uyumaya çalışırken kan ter içinde kalıp uyandığımız ya da daha kötüsü hiç uyuyamadığımız çok olur. İşte dün de böyle bir geceydi...

Dün gece sıcaktan yatmayı bile denemediğim için TV'yi açtım ve 1 Erkek 1 Kadın'ı izledim. O bitince her halde odam daha serindir diye düşünüp yatmaya gittim. Yattım ama boncuk boncuk terliyorum. Oysa yatağımın tam karşısındaki pencere de açık. Sadece tül perde örtülü. Yani rüzgarı engelleyecek pek bir şey yok. Anlaşılan bu yetmiyor dedim bir süre sonra ve tül perdeyi ayrıca bir de cereyan yapsın diye odamın kapısını açtım. Evet, odada bir hareketlenme oluştu ama sadece pencereyle kapı arasında. Bundan benim yatağım hiç ama hiç nasibini alamadı. Sonra gece saat 3 sularında aklıma dahice bir fikir geldi. Penceremin önünde bulunan divana yatacaktım. Böylelikle serin serin, rahat rahat, deliksiz uyuyabilirdim. Ve bunu gerçekleştirdim de... Yani sadece o divana yatma eylemini gerçekleştirebildim. Uyumakla ilgili olan kısmındaki problem karşı apartmanda yaşayan ve yaşam belirtisini sadece gece saat 2'den sonra göstermeye başlayan üç kız öğrenci...

İki yıldan uzun bir zamandır karşılıklı yaşadığımız bu baykuşlar hep gece gürültü yapmayı çok sevmişlerdi. Hala da seviyorlar. Bu gece evlerinin sessizliğine şaşırıp iyi yoklar galiba rahat uyuyabileceğim diye umuyordum ki gece saat 03.30 sularında bir kapı sesi duydum. Eve geldiklerini o an anladım ve tüm umudum kül oldu. Eve gelir gelmez gün boyunca yaptıklarından konuşmaya başladılar. Kendi sesleri yetmiyormuş gibi melankolik şarkılar açmayı da ihmal etmediler. -Geçen sene bir ay hatta belki iki ay sabahtan akşama akşamdan sabaha durmadan Mert kendisini terk ettiği için ağlayan biri vardı içlerinde.- Meğer benim dertli ablam gittikleri düğünde Mert'i hatırlamış hatta ağlamış şimdi sanki o sırada arkadaşları yanında değilmiş gibi onlara anlatıyor. Çok yakın bir arkadaşlarının düğünü imiş. O yüzden çok geç dönmüşler eve. Mert rüzgarı bir ara çok sert esse de iyi eğlenmişler hatta bolca da içip sarhoş olmuşlar.

Tüm bunların hepsini konuşmalarından anlayabiliyordum. Muhabbetlerine doyum olmazdı ama bu sırada benim uykum iyice kaçtı. Yattığım yerden arkamda duran sehpadaki telefonuma uzandım. Aman Allah'ım! Saat 4.17! Daha fazla dertli ablanın Mert muhabbetini dinleyemezdim. Hemen uyumalıydım. Ve "Kızlar sessiz olur musunuz? Uyumaya çalışıyorum!" diyerek onları uyardım. Zaten odalarımız birbirine baktığı ve arada sadece minik bir bahçe olduğu için beni hemen duydular. Cevabı dertli abla verdi: "Peki, tamam!" Bir daha sesleri çıkmadı. Benim odamı bile rahatlıkla aydınlatan sarı ışıkları da söndü. Hem onlar hem de ben güzel, deliksiz bir uykuya teslim olduk.

Sabah saat 7.30. Gece odamın kapısını açık bırakıp yattığım için evdeki en ufak bir tıkırtıyı bile duydum elbette. Babam uyanmıştı. Ve benim de üç saatlik uykumun sonu gelmiş oldu.

Şimdi kahve zamanı! Gününüz aydın olsun! =)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...