Translate

28 Ekim 2012 Pazar

21 Aralık ve Ben


Çok çalışıyorum. Nasıl? 21 Aralık 2012 hakkında araştırma yapıyorum. Hatta artık Kur'an'da İncil'de Tevrat'ta geçen kıyametle ilgili bir çok şeyi biliyorum. Onu da geçiyorum Mayalar ne demiş, bilim adamları ne demiş, Bulgar kadın ne demiş hepsini biliyorum. Bunları çok düşünmekten dolayı saçma salak rüyalar görmeye başladım. Artık her sabah uyanınca kendi rüyalarıma falan gülüyorum. "Bilinçaltım yine saçmaladı." diyorum. Hani yalan da diyemem. Çünkü mesela bugünkü rüyamda doğaüstü güçlerle savaşıyordum. Dev boyutlarda kurtla köpek arasındaki bir yaratığa kılıç sallıyordum. Hatta rüyamda en sevdiğim insanlardan biri vardı. (İsmi "A" olsun.) Bir de hiç tanımadığım, daha önce görmediğim sarışın biri vardı. İşte ben bu yaratığı yenemeyeceğimi anlayınca o sarışın çocuğun yanına gittim, yavrum yazık onun da o yaratıktan haberi yoktu, sen önden çık ben arkandan geliyorum dedim. Sarışın, yaratıkla savaşırken ben A'nın yanına gidip o yaratıkla savaşıyor gel biz kaçalım dedim. =D

Neyse işte böyle saçmalıyorum. A'yı çok özledim bu aralar rüyalarıma çok girer oldu. 21 Aralık'ta Dünya'nın sonu gelirse ya da bir felaket olursa en çok üzüleceğim şeylerden biri onu göremeden geberip gitmem olur galiba.

Diğer üzüleceğim şeyse tek özlediğimin A olmaması ve çok büyük hasretlerle göçüp gidecek olmam olur. (O diğer kişiye de X diyelim.) X'e seni çok özledim diyebilmeyi çok istiyorum ama yok cesaret etmem çok çok zor. Ki bunu desem dediğime değecek mi? Hayır. Ama gönül işte... Of of! İçimde kalırsa cidden gözüm açık gideceğim!

Neyse boş verelim bu acıklı konuları. Evet özlemim her geçen gün artıyor ama bir yandan da ben bu özleme çok alıştım. Artık benimle bir bütün oldu ve mutlu olmayı öğrendim. Mesela bugün; çok keyifli geçen ve çok mutlu olduğum bir gündü. Her ne olursa olsun artık ciddi olarak mutlu olabiliyorum. Bunlar güzel şeyler.

Ama hani keşke son bir kere görsem, göz göze gelsem...

Bu gerçek olsa elim ayağım titremeye başlar. Geçen gün Burger King'de birini arkadan ona benzettim ve saniye sonra o olmadığını anladım ama yaptığım heyecan tariflerle anlatılabilecek gibi değildi. Düşününce de gülüyorum kendime işte. =)

Daha önce söylemiştim değil mi? 22 Aralık doğum günüm. Ve lütfen 21 Aralık'ta çok fazla negatif enerji yaymayın. Bir felaket olursa ertesi günü göremem ve üzülürüm. **Sanki tanrıyla o güne kadar yaşayacağımın anlaşmasını yaptım. Tövbe tövbe...

25 Ekim 2012 Perşembe

Oturdum, Düşündüm, Yazdım


Hani biri gelir birden hayatınıza... Hiç tanımadığınız, bilmediğiniz uzak diyarlardan çiçekler sunar size. İlk başta daha önce görmediğiniz o çiçekleri yadırgarsınız ve sevmek istemezsiniz. Sanki kötü zararlı birer varlık gibi gelir size. Sanki gereksiz gibi... Ama zamanla o insana alıştıkça, O'nu sevdikçe ve benimsedikçe yaşamınızda O'nun yaşamına benzer. O'nun sevdiği şeyleri sever, O'nun istediği gibi biri olmaya başlarsınız. Aslında bu doğru bir cümle olmadı. Anlatmak istediğim O'nun size sunduğu o değişik çiçekleri sevmeye başlarsınız. Kokuları başınızı döndürür. İşte değişim artık kapınızdadır. Sizin o daha önce görmediğiniz, bilmediğiniz bütün her şeyi sanki O biliyordur. Ve siz hepsini öğrenmek istersiniz. Sevdikçe sevesiniz gelir. Sonra birgün bir bakmışsınız alışkanlıklarınız değişmeye başlamıştır. Mesela askılı giymek yerine kısa kollu giymeyi tercih edersiniz, şort yerine kot pantolon, babet yerine spor ayakkabı... Daha bunlar çoğaltılabilir tabi ama en günlük hayattan böyle olur işte. Farkına bile varmazsınız. Bu değişim sizi mutlu ediyordur. Mesela kendinizi kısa saçlı değilde uzun saçlı seversiniz. Mesela düz saçı değilde kıvırcığı hoşunuza gitmeye başlar. Mesela makyaj "Iyy, kaka!" olur sizin gözünüzde. Mesela, mesela, mesela... Uzar gider işte.

Yıllar geçer böyle farkına bile varmadan, hiç hissetmeden... Kendi benliğiniz kaybolana kadar yolu vardır bunun. -Tabi bu arada, bu değişimin tek taraflı olduğunu iddia etmiyorum ama kim karlı, kim zararlı tartışılır.- Ama ya tam değişmeden geri döndüyseniz? Arada sıkışmış bir ruhla nasıl başa çıkılır ki? Zaman? Belki o iyi gelir tabi...

Geri dönmek... İşte sizi müthiş bir şekilde değiştiren o kişi hayatınızdan birden çıkıverir. Ne olduğunu bile anlamazsınız. On dakika önce kollarınızla sarıldığınız insan artık yoktur. Bu kadar basittir bir son.

Sonra o alıştığınız şeyler bu Dünya'nın en doğruları olarak kalır hayatınızda. Aylarca o doğrulara inanarak yaşarsınız. Sonra bir sabah uyanınca bu gerçekten ben miyim diye düşünmeye başlarsınız. Farklı şeyler giyip farklı şeyler yemek istersiniz mesela. Yapınca ilk başta kendinizi kötü bir insan sanırsınız. Her şey berbattır hayatınızda. Ama artık asıl benliğinize geri dönmeye başlamışsınızdır ve bu yol tek yönlüdür.

Bir gece müzik dinlerken bir ışık yanar beyninizin derinliklerinde. Bu ben değilim dersiniz ilk başta, sonra da "Acaba bu gerçek ben miyim?" Korkunç ikilem... Aynaya bakarsınız ve daha önce hiç görmediğiniz biri vardır karşınızda. İşte asıl değişim budur. Tabuları yıkmaya başladıysanız gerisi kolaydır.

Kazandığınız şeyleri atmamanız gerekir ama. Çünkü daha önce geçirdiğiniz o değişim evresi size büyük ihtimalle çok büyük zenginlikler kazandırmıştır. İyi elemek gerekir. Mesela makyaj cidden kakadır ya da spor ayakkabı cidden en iyisidir gibi... ;)

23 Ekim 2012 Salı

Salkım Hanımın Taneleri

"İkinci Dünya Savaşı'nın buhranlı günlerini yaşayan İstanbul ve yerlerini Anadolu'dan gelenlere bırakan İstanbul  zenginleri... Bu çalkantılı süreçte, Salkım Hanım'ın taneleri gibi dağılan aile ilişkileri... Varlık Vergisi'nin ağır yükünü sırtlayıp Haydarpaşa Garı'ndan Aşkale'ye sürüklenen Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler... Sürgün dönüşünde, Haydarpaşa İskelesi'nde, vapur bileti alabilmek için bir simitçi çocuktan borç para istemek zorunda kalan İbrahim Fuad Beylerin dramı... Bu kitapta, Türkiye'nin bunalımlı bir dönemini, kimi zaman öfkelenerek, çoğu zaman da derin bir hüzne gömülerek okuyacaksınız."

Yukarıdaki bu alıntı Yılmaz Karakoyunlu'nun Salkım Hanımın Taneleri adlı kitabının arkasında yazanlar.



Wikipedia'nin kitap tanıtımında ise işte bu sözler yazıyor:

"Salkım Hanımın Taneleri, Yılmaz Karakoyunlu'nun Varlık Vergisi'ni konu alan romanı. 1990 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne değer görülmüştür.
Önce Öteki Yayınlarca, Ağustos 2000'de ise, Doğan Kitapçılık tarafından basılmıştır.
1999 yılında, yönetmen Tomris Giritlioğlu tarafından aynı adla filme çekilmiştir. Kitabın uyarlama senaryosu, Tamer Baran ve Etyen Mahçupyan tarafından yazılmıştır. Filmin tartışmalara yol açması üzerine, kitap da daha fazla tanınmış ve gündeme gelmiştir."

Kitapla ilgili benim yorumuma gelirsek:

Ben bu kitapla Milliyet Gazetesi'nin ödüllü kitaplar kampanyası sayesinde tanıştım. (Kampanya yapılalı neredeyse 1 yıl oldu yeni okuyabildim.) Belli bir miktar kupon biriktirene 10 ödüllü kitap vereceklerdi. Ben kuponlarımı biriktirdim ve o 10 kitaptan biri Salkım Hanımın Taneleri idi. Kitaplığımdaki 300'e yakın kitabın içinden geçen ay okumadıkları seçtim ve geri kalanlarını kaldırdım. 10 kadar okumadığım kitap varmış. Ve bahsi geçen malum kitapta onlardan biriymiş. Hadi dedim okuyayım. Aldım elime ve okumaya başladım. İlk başta sıkıcı gibi gelmişti. Zaten su gibi akıp gider bir kitap olduğunu söyleyemem ama okudukça sonuna karşı çok yoğun bir merak oluştu içimde. Ve bitti. Kitap toplamda 157 sayfa ve 3 bölümden oluşuyor. Kitabın sonu benim bütün sorularıma yanıt olamadı. Mesela ben İclal'in Bekir'e o sözleri söyledikten sonra Bekir'in verdiği tepkiyi merak ediyordum. Ama yazar bu konuya hiç değinmemiş. Neyse... Daha önce de dediğim gibi su gibi akıp gitmiyor ama ben beğendim. Zevkli bir kitaptı. Tavsiye edebilirim.

İyi okumalar... =)

20 Ekim 2012 Cumartesi

21 Aralık


Birileri Dünya'nın sonunun geldiğini söylüyor. Gelmiyorsa bile bu gidişle getirecekler zaten. Ha bu arada o birilerinden biri benim. 22 Aralık doğum günüm olunca Mayalara çok kızdım tabi. Şu kıyamet midir nedir o 23 Aralık'ta kopsa olmayacak mıymış? Son bir bayram daha görseydim, son kez mutlu olsam ne olurdu yani? Çok mu şey istiyorum? Amaan ya! Zaten bir gün ölmeyecek miyiz?

Zaten ölüm dediğimiz şey ne ki? Biliyor muyuz? Hayır. Sadece öldü dediğimiz o insanı bir daha göremediğimizi biliyoruz. Bütün bilgimiz bundan ibaret. Ya zaten ölüysek ve ölüm dediğimiz şeyle aslında diriliyorsak? Ya da boyut değiştiriyorsak? Ya da farklı bir evrende kaldığımız yerden devam ediyorsak? Ya reenkarnasyon gerçekse? Ya zamanda birer yolcuysak? Ne bileyim işte bir sürü ihtimal çoğaltılabilir. Bu düşündükçe ilerler. Biz en basit olanından bir dine inanıyoruz ve o din bize ne diyorsa düşünmeden kabul ediyoruz. Hatta öyle saçma ki inandığımız dinin ne olduğunu bile sorgulamıyoruz. Fazla gelenekçilik olduğunu düşünüyorum ben bunun. Ne duyduysak öyle gelmiş öyle gidiyoruz işte. Hem hani enerji yok olmazdı? Eee, biz ölünce o ismine ruh dedikleri enerjimiz nereye gidiyor? Hani cennet, cehennem? Enerji yanabilir mi? Açıklayabiliyor muyuz? Hayır. Bildiklerimizle zaten bu imkansız gözüküyor. Metafizik diyoruz açıkyamadığımız noktaya.

Açıklayamayacağımız daha o kadar çok şey var ki...

Hani ben 22 Aralık doğum günüm falan diye yakınıyorum ya ne biliyorum 1 saniye sonra hala yaşıyor olacağımı da aylar sonrası için söyleniyorum? Bilmiyorum işte ama bu da benim şımarıklığım. Hoş görün.

Bu yüzden şu an mutlu olmalı bence. Her şeye rağmen. Gülmeyi öğretmeliyiz kendimize. Ve içimizde biriktirmeden hiçbir şeyi hemen söylemeliyiz ne varsa. Mesela benim şu an çok özlediğim insanlar var. Evet gerçekten de var. Ve ben cesaretimi topladığım noktada onlara bunu söyleyeceğim. Umarım o kadar vaktim olur. İçimde kalması kadar acıtan başka bir şey de yok. Sonuç vermeyecek olsa bile ben sadece söylemeliyim. Vaktim 21 Aralık'ı bulmadan...

18 Ekim 2012 Perşembe

Şarkılar Esti Yine


Bugün birkaç gündür yapmadığım bir şeyi yaptım. Müzik dinledim. Ama tesadüf bu ya art arda Bülent Ortaçgil, Ayten Alpman, Teoman, 3 Doors Down, John Lennon, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, İncesaz, Demir Demirkan falan çaldı. Bu ne demek oluyor? Çalan bütün şarkılar benim yüreğime yüreğime dokundu hatta dokunmakla da kalmayıp ucu kancalı bir değnekle deşeledi demek oluyor. Başım çok ağrıdığında ben hep müzik dinlerim ve baş ağrım geçer. Yine geçti geçmesine ama kalp ağrım başladı bu sefer. Ve bugün ağrı kesici kullanmaya karar verdim. (Baş ağrısında ağrı kesici kullanmadan koca karı yöntemleriyle çözüm üretmeyi tercih ederim normalde.)

Tabi sonra ne oldu? Ben gittim anı falan yazdım. Ama o iyi oldu. İki gündür yazmıyordum.

En saçması ve kötüsü; annem "Neyin var senin?" dedi yanıma gelip. Ben saf ayağına yatıp "Nasıl neyim var?" dedim. "Ne bileyim moralin bozuk gibi." deyince ben de "Hahhaha ne moralim bozuk olacak ya iyiyim ben!" dedim. Neyse ki inandı. =)

14 Ekim 2012 Pazar

Hem Özlemek Var Kaderde Hem de Çok Kızmak


Ya her şeyi geçiyorum da o gördüğün rüyayı bile benimle ortak olan bir şeye alet etmişsin ya o bana çok koydu.

...

Aslında Perşembe günü eve gelince bir yazı yazacaktım ama bilgisayara gecenin bir vakti geçme fırsatı bulunca "Şimdi yazı yazmakla vakit kaybetmeyeyim Cuma yazarım." dedim. Cuma günü yine aynı şey oldu bu sefer "Amaan yarın yazarım." dedim. Ve şu an bir Pazar akşamı. Şimdi anlıyorum ki daha çok dolmayı hatta dolup taşmayı beklemişim.

Perşembe günü dershane çıkışı öğle yemeğinde başladı her şey. Her zamanki gibi arkadaşlarımla beraber yemek yiyecektik. Bir pizzacıya gittik. Oturduk yiyeceklerimizi sipariş ettik. Her şey normal, olağan gibiydi. Tabi bu dışarıdan gözüken kısmı, benim fikrim değil. Gittiğimiz pizzacı benim salataları dışında pek beğendiğim bir pizzacı değildi. Ama yanımdaki arkadaşlarım orayı tercih ettikleri için çıkıntı olmayayım dedim ve onlara uydum. Neyse zaten çok problem yaratan bir insan değilimdir böyle konularda. Ama onlara da düşüncemi söyledim tabi. Biri kendisinin her şeyin en doğrusunu ve en iyisini bildiğini düşünür hep. Nazilli'deki en iyi pizzacı burası dedi. Ben o senin düşüncen ben sevmiyorum diyerek geçiştirdim. Hayır değil desem biliyorum ki bu kavga sonsuza kadar uzardı. Ama benim hiç dayanacak halim yoktu. Ben o kalabalıkta kendi yalnızlığımda boğulmaya çoktan başlamıştım. Aklıma gelen düşünceler beni uzaklara alıp götürmüştü. O an tekrar fark etmiştim ki 'yalnızlık ömür boyu'ydu. MFÖ yine haklı çıkmıştı.

Pizzacıda oturduğumuz süre boyunca onlar whatsapp hakkında konuşurken ben bambaşka bir yerde düşümdekilerle konuşuyordum. (Whatsapp'a uyumlu bir telefonum olsaydı belki onlara katılırdım tabii. Ah Samsung ah! Neyse ama iyi ki uyumlu değil. Bunun için farklı sebeplerim ve mantıklı açıklamalarım var.) O an çok özledim. Şimdiye kadarkinden çok daha fazla... Birikmiş özlemimin doruğa çıktığı andı hatta. Ama geçti gitti işte. Ne kadar acısa da ne kadar özlem çeksem de geçiyor artık bir süre sonra.

Bir de Perşembe günü akşam eve yoğun bir baş ağrısıyla gittim. Biraz da ateşim vardı. Uyuyup kalmışım zaten hemen. Ateşli ateşli gördüğüm saçma sapan rüyalarla iyice allak bullak oldum.

Gelelim Cuma'ya... Cuma günü keyifsiz bir şekilde uyandım sabaha. Zaten çok mutlu olmamanın etkisiyle beraber insanlarla bir arada bulunma zorunluluğu beni benden aldı. Hatta nasıl bir kendimde olmama sendromu yaşadım bilmiyorum ama sabah evden çıkarken cüzdanımı falan evde unutmuşum. Zaten böyle durumlarda mutlaka bir şeyleri unuturum. Neyse ki bu ciddi bir problem değildi. Öğle yemeği boyunca arkadaşlarımın "İpek hayattan bezmiş gibisin." sözlerine tahammül etmem gerekti. Onlara "Evet, öyle" diyordum. O an gerçekten de öyle hissediyordum. Hiç enerjim yoktu. Dershanede sorularımı sorduktan sonra başka bir arkadaşımla buluştum. Film izledik falan keyfim yerindeydi oradan çıkarken. Aslında birazdan kızacağım şeylerin altındaki sebep biraz da o arkadaşım ama yok onu bu konudan ayrı tutmam gerektiğini biliyorum. Ve ayrı tutacağım. Kendime engel olacağım.

Cumartesi günü kendimce hiçbir şey düşünmemenin yolunu buldum ve dip, köşe, bucak odamı temizledim, topladım. Yaşam alanım baya bir daralmış üstüne üstlük nefes alınmayacak bir hal almıştı ki artık bu kadar düzgün olamaz bir daha denilecek kadar derli toplu. Ve ölü gibi uyumuşum gece. Bugün uyandığımda sabah saat 10'u geçmişti ama ben hala yorgundum. İyi ki yapmışım bu deliliği. Tek kötü bir yanı oldu bundan neredeyse tam 2 sene önce yazmaya başladığım bir anı defterimi buldum. Çok yarım kalmış ve onu tamamlamaya karar verdim. Benim için onu tamamlamak demek düşünceler, düşünceler, düşünceler demek. Neyse. Bir diğer kötü yanı ise artık kapanmış olan eski bir blogun mail adresini ve şifresini buldum. Bir kağıda yazılı bir şekilde kitaplığımın derinliklerinde duruyormuş öylece. Bugün akşamın erken saatlerinde bilgisayarı açtım ve bir bakayım şuna acaba hiç mail gelmiş midir dedim. Bir de ne göreyim?! O mail adresi onu ortak açtığım kişi tarafından kullanılıyor. Üye olduğu sitelerin E-Mail adresi bölümüne onu yazmış. Neyse bu hiç problem değil. Buna sadece şaşırdım. Asıl beni sarsan o siteye yazdığı rüyanın mail olarak oraya geldiğini görmüş olmam oldu. Rüya ne mi? Boş ver en iyisi.

...

Daha söyleyecek çok söz birikmiş içimde ama yeter bu kadar. İlk görünce ağzıma almadığım sözler çıktı dudaklarımdan. Çok kızdım ama neyse. Konuşmaya kalmamış mecalim.

12 Ekim 2012 Cuma

Öcü, Ballı ve Komşumuz Ayşegül


Ne diyor bu demeyin çok kıymetli dostlarım başlıkta ismi geçenler. Minik komşumuz Zeynep arka bahçemizdeki bir pisinin güzel yeşil gözlerinden korktuğu için ona Öcü Kedi demeye başladı ve ismi tüm apartmanın dilinde Öcü Kedi olarak kaldı. Ama bir görseniz aslında öcü möcü değil. Öyle tatlı öyle güzel bir şey ki... Bir de ben pencereye çıkınca benim yüzüme bakıp miyavlaması beni benden alıyor. Öyle çok seviyorum ki onu anlatamam. Annem izin verse tutup onu ve Ballı'yı eve getireceğim. Ama bir türlü izin çıkartamadım. =( Annem ne yaptıysam kabul etmiyor.

Neyse...

Ballı, Öcü Kedi'nin yavrusu. Mart ayında 1 hafta boyunca arka bahçemizde uykularımı bölen kedi Öcü Kedi'ydi ve şimdi anlıyorum ki buna fazlasıyla değmiş. Öyle sevimli, oyuncu bir kedi ki tutup ısırasım geliyor. (Satanist değilim sadece ısırmanın bir sevgi biçimi olduğuna inanıyorum.) Bal rengi olduğu için ona Ballı ismini verdim. Üzerinde siyah lekeleri de var. Hatta korsan gözlü Ballı'm. Bir gözünün çevresi tamamen siyah. Çok çok çok sevimli. =) En çok onu eve almayı istiyorum. Ama annem çok çok çok acımasız.

Öyle bir hal aldı ki artık yemek yerken onlara da yemek vermeden duramıyorum. Eve gelir gelmez pencereye koşuyorum. Benim olsunlar istiyorum!

Ve yan komşumuz Ayşegül... O'da bir kedi. Penceren bana bakıyor hep. Eskiden bir sokak kedisiymiş. Anneme örnek olsun istiyorum ama annem umursamıyor. Gerçi Ballı onun gibi olsa onu bu kadar sevemezdim. Çünkü çok donuk ve çok çok çok tepkisiz bakıyor.

Umarım bir gün Ballı kadar sevebileceğim bir kedim olur.

1 Ekim 2012 Pazartesi

ZAMAN MAKİNESİ


          Zaman makinesini buldum! Ama sadece kendi yaşadığımız zamanda seyahat edilebiliniyor. Ne mi o? Tabi ki de HAFIZA. Ama bulmasam daha iyiymiş gibi hissetmiyorum desem yalan olur. Kötü hissetmeme ve acı çekmeme neden oluyor. En kötüsü de sevdiklerime olan güvenimi sarsıyor, huzurumu kaçırıyor. Uyuyamıyorum, hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Dahası çözümünün ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Kısacası çıldırmanın eşiğindeyim.

          Değer vermek ve güvenmek arasında dağlar kadar fark varmış zaman geçtikçe anlıyorum. Bir insan hayatınızdaki sayılı değerli insandan biri olabilir ama bu o insana müthiş güveneceğiniz anlamına gelmiyormuş. Evet, bazıları çok çok çok değerli ama onlara karşı güvenle attığım adımlardan dolayı sonra pişman olabiliyorum. Bu bazen onların da suçu olmuyor çünkü iyi niyetle yapılan şeyler de böyle kötü sonuçlar doğurabiliyor. Hatta ve hatta bazen yaşamak bile ders olmuyor. Ya da bilmiyorum belki ben aptalımdır.

          Biraz sabit fikirli biriyimdir. Bunu kabul ediyorum. İnsan zamanla değişir mi ya da değişse bile ne kadar değişir bilemiyorum. Karakteristik bir özellik ne kadar silinebilir ki? İşte silinemeyeceğine çok derinden inanıyorum. Ve beni yoran en büyük problem şu sıralar bu.

          Hafızanın hatırlanmak istenmeyen kötü anılarını silmeye yarayacak bir cihaz arıyorum ama henüz bulamadım. Eğer onu bulursanız bana da haber verin. Çünkü çook ama çooook ihtiyacım var.

          ...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...