Translate

31 Aralık 2012 Pazartesi

Mutlu Yıllar!!!

Yine yaşlanıyoruz. Of hiç sevmiyorum bu yeni yıl mesajlarını yazmayı. Tamam yeni yıl güzel şeyler getirsin. Ona sözüm yok. Herkes ama herkes çok mutlu olsun, sağlıklı olsun... Ona da sözüm yok ama yaşlanmayalım. Olmaz mı? =) Hatta hep genç kalalım. En güzel zamanımızda... (Tabi en güzel zaman kavramı göreceli. Ama herkes kendinin en mükemmel zamanında donsa güzel olur bence. Donmak derken gerçek anlamında demiyorum. Yanlış anlaşılmasın.)

Neyse...

Umarım herkes 2012'yi güzel hatırlar. Benim için çok güzel bir yıl değildi. Hatta şansız bir yıldı ama her şeyi güzel hatırlamak gerektiğine inanırım ben. Bir şeylerin kötü izler bırakması mutsuzluk sebebidir. O yüzden 2012 herkesin hafızasında umarım güzel yer edinir ya da edinmiştir.


Ve 2013... Herkese bol bol mutluluk getirir umarım... En çok da benim sevdiklerime... Mesela dünyanın en tatlı ninjasına... Mesela devamlı okuduğu kitapları paylaşıp beni kıskandıran Deep'e... Mesela canım ortağım Ecenur B.'ye... Mesela en içten ablacım Vuslat'a... Ve daha bir sürü meselalara...

İYİ YILLAR!!! =)

Ayın En Çıplak Günü - Buket Uzuner



Kitabın Adı: Ayın En Çıplak Günü
Kitabın Yazarı: Buket Uzuner
Kitabın Yayınevi: Everest
Kitabın Türü: Hikaye
Kitabın Sayfa Sayısı: 138
Arka Kapak:

Herkesin yaşamında çıplak günler vardır;
Savunmasız, iddiasız, direnmesiz,
gösterişsiz , öylece... Yalın ve kendi
halinde. İçine kimsenin kabul edilmediği,
alınmadığı, hani o 'en yakınlar'ın bile... 
Bu kitaptaki öyküler benim en çıplak günlerimde yazıldılar.

Bir Erkeğin Dayanılmaz Bilinçaltı TutkusuSt. Petersburg'da Feodor Diye BiriShangri - LA,Bir Kadının Yaşamında En Önemli İki ŞeyÖnceki ve Sonraki KadınÜç Kişilik AğıtAlthusser Şimdi Ne Yapıyor?KuşkuYerli Filmlerle Büyümüş Kız Çocuklarından Biri olmak üzere 9 öyküden oluşuyor kitap.


22 Aralık 2012 Cumartesi

Bugün Günlerden Benim Doğum Günüm

Tarih: 22 Aralık 1993

Sabah saat 10.30 civarı Nazilli Devlet Hastanesinde dünyaya minik bir kız çocuğu geldi.

İsmini İpek Özlem koydular.

Bugünün tarihi: 22 Aralık 2012. O tarihten tam 19 yıl sonra...

Şimdi o minik bebiş büyüyüp kocaman oldu. Ama ruhu hala çocuk.

İşte o çocuk ruhlu kocaman bebiş, İpek Özlem, benim.

Yaşlanıyorum ama değişen hiçbir şey olmadan. Çocuk kalarak...

Günlerin götürüp getirdiklerinin yarında, getirdiklerinden çok götürdüklerinin yanında, yaşamaya hevesle, sevinçle ve merakla devam ediyorum. Umarım tüm hayallerim gerçek oluncaya kadar da böyle devam eder. Umarım bütün iyi insanlar için böyle olur...

Bugün beni yalnız bırakmadıkları için teşekkür etmem gereken dostlarım var:

Ecenur B.'ye Twitter'daki uğraşları ve hep yanımda olduğu için teşekkür ederim.

#BugünGünlerdenIpekinDoğumGünü etiketi ile sayesinde tanıdığım tanımadığım bir sürü insandan doğum günü tebriği almamı sağladı. Gecenin ilk güzel sürpriziydi...

Onun dışında doğum günümü kutlayan tüm arkadaşlarıma da çoook teşekkür ederim. Bugün herkesi herkesi çooookkk seviyorummm! =)))

İyi ki varsınız dostlar! =D


Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor?..

8 Aralık 2012 Cumartesi

İKİ YEŞİL SUSAMURU Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri


Kitabın Adı: İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri
Kitabın Yazarı: Buket Uzuner
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Sayfa Sayısı: 277


Arka Kapak:

Buket Uzuner'in içten, duyarlı ve mizah dolu üslubuyla yazdığı çağ...

Devamı... >>>

2 Aralık 2012 Pazar

Bir de Baktım ki Herkes Aynı Hayatta


Kolumu uzatınca tutabileceğim bir uzaklıkta her şeyi paylaşabileceğim bir insan olsun diğerlerinin hiçbiri olmasın istiyorum!

Bunu bazen şaka falan değil ciddi ciddi istiyorum. Ama tabi öyle bir insan olmadığı için hayatımda hiç kimseye defol git diyemiyorum. Herkes ister ama zaten değil mi? Yanılıyor muyum yoksa?

Bazen çok sinirli oluyorum mesela. Herkes, yapılan her şey bana batıyor. Hiç kimse olmasa keşke falan diye düşünüyorum. Ama yok çok sürmüyor çünkü ne yapacaktım ki tek başıma, sinir olacak bir şeyim bile olmazdı diye düşünüp bundan vazgeçiyorum.

Bu aralar kitap okuyamıyorum çok sık. Yani önceden hafta da 2 kitap filan bitiriyordum ama şimdi kısacık, tek gecelik bir kitabı 3 gündür okuyacağım diye can çekişiyorum. Aslında her şey bu yüzden. Hani insanları rahatlatan bazı şeyler vardır. Mesela şarkılar ya da ne bileyim bir film, başka biri için başka birinin sesi, kokusu... Çoğaltılabilir. Benim için üç şey var: Birincisi kitaplar, çünkü farklı diyarlara gidiyorum ve gerçeğin olmadığı bir yerde her şey daha güzel. İkincisi oyuncak ayım Aqua... Kendisi en büyük dostum olur! Üçüncüsü ise şarkılar. Ama tabii her şarkı değil. Mesela Teoman'ın söylediği her şarkı; çünkü onda rahatlatan şarkı değil. Şarkı aslında bahane. Teoman'ın sesi beni mutlu ediyor ve rahatlatıyor. Sonra mesela Bülent Ortaçgil... Adam huzur vermek için var sanki. Ya da ne bileyim MFÖ falan. Bu üç ismi her ruh halinde dinleyebilirim. Mutsuzken de mutluyken de bana destek olurlar. Benimleymişler gibi, içimdeymişler gibi... İyi ki varlar!!!

Destek olmak deyince aklıma burç yorumları geldi. Herkesin hayatında olur bence böyle bir dönem. Yani "burç meraklılığı sendromu". Yani illa insanın burçlara merak salmış olması gerekmiyor ama ben bu durumun ismini böyle koydum. Neymiş efendim o? Hemen açıklayalım: Destek arama durumu. Nasıl yani? Şöyle ki yalnız hissetiğiniz bir dönemdesiniz diyelim. E ama bu hayat öyle yalnız hissetmekle de hiç çekilmiyor. Sizin gibi olan insanların varlığı ise size iç rahatlık veriyor. Ve tesadüfen karşınıza bir burç yorumu çıkıyor. Kendi burcunuzun yorumu. Okuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz işte aynı siz! "Aa! Nasıl yeni?" Diye şaşırma ünlemleri ve sorular geliyor arkasından. O an anlıyorsunuz ki siz bu hayatta yalnız falan değilsiniz. İşte ondan sonra yalnız olmadığınızı hissedip mutlu olmak için düzenli olarak burç yorumu okumaya başlarsınız. Yalnızlığınız geçinceye kadar sürer bu dönem. Sonra kendiliğinden unutulur zaten. Hatta ve hatta saçma sapan şeyler gibi gelmeye başlar bir zamanlar vakit ayırdığınız bu kıymetli uğraş. Çok az insan vardır hayatını burçlara göre yönlendiren. Diğer hepsinin burç okuma merakı ise budur işte. Hani bazıları insanlar kendilerini ifade edemediği için ya da bunlara inandığı için okuduklarını düşünürler ya işte asıl sebebi yalnızlıklarını gidermektir. Ve aslında bunları söyleyen insanlarda mutlaka bir zaman dilimi içerisinde aynı şeyleri yaparlar. Ama farklı şekillerde... Mesela sözlüklere katılırlar yazar olarak, sivil toplum örgütlerine girerler yeni çevre edinmek için, forum sitelerindeki tartışmalara katılırlar, blog yazarlar... İnsanlarla iletişime geçebilmek için mutlaka bir çabaları vardır sonuç olarak. Fark etmez hepsi aynı şeydir. Birinci anlattığımı genelde bayanlar tercih ederken ikinci anlattığı ise erkekler tercih ederler. İkisi de bunu durumun farkına varmadan yaparlar. Huzur bulmak için...

Peki ben hangisini yapıyorum? Yıllar önce ilk olarak blog yazarak başladım yalnızlığımı giderme çabalarına. Sonra bu beni uzun bir süre idare etti. Onun da yetmemeye başladığı bir zamanda burç yorumlarına merak saldım. Şimdi artık ondan da sıkıldım. Denk gelirse okuyorum denk gelmezse aklıma bile gelmiyor. Yeni favorim forum siteleri... Bakalım ondan sonra ne bulacağım. Zaman gösterecek...

İşte insan yavrucukları hayat böyle... Aslında hepimiz için aynıdır ama biz farklı pencereden baktığımız için fark edemeyiz. Asla unutmayın; yalnız değilsiniz! =)

28 Kasım 2012 Çarşamba

Nefret Et Çünkü Nefret Etmek En Kolay

Kabul etmeliyim güne berbat bir başlangıç yaptım. Daha doğrusu bugünü dünle birleştirdiğim için tam olarak başlayabilmiş bile sayılmam ama kötüydü işte. Ve hala daha kötü.

Kimseyi görmek istemiyorum, hiç kimseyle konuşmak istemiyorum... Hatta ve hatta ismini duymak, fotoğrafını görmek istemediğim insanlar yüzünden telefonumu kapattım, facebook ve twitter'a bugün girmeme kararı aldım ve telefonla bana her türlü ulaşımı engelledim. Bunu yapmayı aslında bir bakıma seviyorum. Yalnızlık kesinlikle en güzel şey! Ama nefret denilen o şey benim içimi yiyor. Sahi! Bazıları görünmez olsa ya bir süre! Ne güzel olurdu! Mutlu olurdum. Ya da o çok olasılıksız ise topluca ıssız bir adaya gitsinler. Çok değil zaten sadece bir kaç kişi. Birbirlerini de çok sevdiklerinden müthiş eğlenirler.

Ahh ah! İşte "Bazen hayaller sadece hayaldir!" diye bu yüzden diyorum. Hatta sadece bu yüzden! Çünkü diğer hiçbir şey imkansız değildir.

Neyse ya yazmayacağım daha fazla. (Burada bloggerı bir insan olarak düşünüp ona trip atıyorum.)

İyi olunca keyifli keyifli geleceğim. Çünkü aslında güzel haberlerim var. Bekleyin beni!

21 Kasım 2012 Çarşamba

İçimdeki Maria Puder

"İnsan bir karakteri çok severse ondan etkilenirmiş ve onun gibi olmak istermiş."


Ben çok kitap okurum. Aslında bana sorarsanız az ama Türkiye ortalamasını düşününce tabi çok oluyor. Ve okuduğum kitaptan keyif almak içinde kitabı elime aldığım an o kitabın içine girerim. Bazen başrol oyuncusu olurum kitapta bazen de figüran... Ama kitap bitince ya da kitabı elimden bırakınca geri dönerim kendi yaşantıma. Gerçekle kurguyu birbirine karıştırmam. Çok hayalperestimdir. Gün içinde vaktimin büyük bir çoğunluğunu kitap okumak ve hayal kurmaya ayırırım. Ama hayalci olduğum kadar da gerçekçiyimdir. Kaptırmam kendimi güzel hayallere. Hemen uyanırım. Gerçek değil o; gerçekler böyle, diye kendimi uyarır ve olabilecek en kötü şeye hep hazırımdır. (Her zaman değil. Bazen geliyorum diyen kötüyü görmek istemeyiz. Bazen bilmek istemediğimiz için hayata toz pembe gözlüklerle bakarız. Ben de yapıyorum.) Galiba gerçekçilikten çok ben biraz kötümserim. Evet evet öyleyim. Neyse konumuz şimdi bu değil. Daha sonra ona da değinirim. Bazı kitaplar vardır; kütüphanemizin olmazsa olmazları... Kendimizi, hayallerimizi, olmak istediğimiz kişiyi buluruz onlarda. Bizi bizden alıp sürüklerler farklı diyarlara. İşte benim hayatımda bu kadar çok etkili olan iki kitap oldu. Daha doğrusu iki kitap değil de iki kitap karakteri: Biri aşık olmak istediğim adam; diğeri olmak istediğim ben. Gurur ve Önyargı'dan hatırlarsınız Darcy'i. İşte o benim aşık olmak istediğim adam oldu. Kendimi hiçbir zaman Elizabeth yerine koymadım ama hep Darcy benim olsun istedim. Hala daha istiyorum. Hep isteyeceğim de. Ahh Elizabeth'in yerinde olmak vardı şimdi! Hiç kimseyi onunla kıyaslamadım -ben insanları kıyaslayamam zaten- ama hep öyle birinin karşıma çıkmasını istedim. Eğer karşıma çıkarsa (Bundan sonrası benden çok nadir duyacağınız şeyler içeriyor.) kesinlikle anında parmağına yüzüğü takıp nikah masasına oturtacağım. Onu kaçıramam. Ama galiba o sadece bir karakter çünkü o kadar mükemmel olamaz hiçbir erkek. İnanmıyorum. Diğeri ise Kürk Mantolu Madonna. Olmak istediğim ben. Ben söylemek için ağzımın ucuna kadar getirdiğim ama doğru kelimeyi bulamayıp geri yuttuğum her şeyi söylemiş Maria Puder. Kitabı okurken gözümün önüne kürk mantolu bir kadın getirdim, kitaptaki tasvirin dışında. Hayalimdeki Kürk Mantolu Madonna'ydı o. Çok güzel bir kadın değildi hatta ona artı olarak bir şey kazandıran hiçbir şey yoktu görüntüsünde. Onu mükemmel kılan düşünceleriydi, sözleriydi. Kısa saçlı, ince yüzlü, zayıf bir kadındı. İşte ben o kadın olmak istedim bir an. Dün fark ettim o olmak istediğimi. İnternette kitapla ilgili bir şey okuyordum ve yazının üstünde benim hayalimdeki Maria Puder gibi bir çizim vardı. Baktım bir kaç dakika... Evet bu benim hayalimdeki, olmak istediğim kadın dedim. Demek ki onu sadece ben öyle hayal etmemiştim. Belki o olmak isteyen de sadece ben değildim. O resim yazının başındaki resim. Elbetteki hayalimin aynısı değil ama bir çok yönden benziyor. Ve dün bir arkadaşım benim saçlarımı kestirdikten sonraki halimi Maria'ya benzetti. Tabi ki saçımı kısacık kestirmemin bir çok sebebi var ama acaba bilinç altımın bir köşesinde bu kadar radikal bir kararı bu kadar kolay almamı sağlayan Maria'ya benzeme düşüncesi miydi? Şimdi bunu ben de sorguluyorum. Her saç kesilişinde yas tutan ben bu sefer nasıl olmuştu da hiç üzülmemiştim? Nasıl aksine mutlu bile olmayı başarmıştım? Kendi kendime cevaplamak istediğim sorular bunlar. Neyse işte bu sefer hala kitabın içinden çıkamadım galiba. Hatta fazla mı abarttım ne? Kim bilir? Ben zaten duyguları abartarak yaşamayı severim! =)

20 Kasım 2012 Salı

Melek ve Şeytan


Güzel hayallerim var. Ama hepsi benim için güzel. Ve bazıları başkaları için kabus olabilir. Ama yinede dünya bir sevgi bahçesi olsun isterdim. Sevmek, her şeyi istemsizce ve karşılık beklemeden sevmek. Bunu herkes yapabilsin isterdim. (Ben de yapamıyorum ama bu şartlar da olmaz zaten. Herkes sevmeli.)

Her zaman iyi bir insan olmaya çalıştım ama hiçbir zaman bir melek olmak istemedim. Ve olmadım da. Galiba olamayacağım da. Niye istemedim biliyor musun? Çünkü hayat çok acımasız ve kanatlarımın kırılmasından çok korktum, hala daha korkuyorum. Dünya böyleyken her geçen gün de korkum artarak korkmaya devam ediyorum. Bazen bir kanadım çıkıveriyor ben istemeden. İstemesem de gereğinden fazla iyi olduğum insanlar çıkıyor karşıma. İstemsizce, hiçbir karşılık beklemeden uzun bir süre iyilik veriyorum. -Tabi ki saf iyilik değil. Zaten onun varlığına inanmıyorum da ama karşılık beklemeden.- Sonra bir bakıyorum bir süre olmuş yıllar. Farkına bile varmamışım. Hiç mi karşılık görmemişim? Görmüşüm. Hem de en büyüklerinden ama ben hala iyi şeyler düşünürken sadece ben düşünür olmuşum. Hem de karşılığında kötülükle. İşte o zaman kırılıyor kanatlarım. İstemsizce...

Her zaman iyi olmak istediğim kadar kötü de olmak istedim. Benim karşımda duran insanlara karşı; güçlü ve yıkılmaz. Bazen olduğum zamanlar da oldu. Şimdi de o günlerimdeyim mesela. İnsanlara karşı olan acıma duygum tamamen sıfırlandı. Kime ne olmuş? Neden olmuş? Umurumda değil. Dünya mı yıkılmış başına? Kesin bir kabahati vardır. İşte aynen böyle düşünüyorum. Hatta bazen, bazı durumlara karşı bir de ben nasıl vururum acaba diye bile düşünüyorum. Ama Şeytan değilim. Asla değilim. Olmadım. Olmamda. Sadece bu bir kızgınlık işte. Kırılan kanadımın öcünü almaya çalışıyorum kendimce. Tabi yerine gelmiyor artık o kanat ama bir nevi de olsa içim rahatlıyor. Rahatlamıyor desem yalancı olurum zaten... Bu süreç içerisinde insanlara olan merhametim, sevgim, saygım ve iyi olan her şeyim azaldıkça hayvanlara, bitkilere, doğaya olan aşkımda o kadar artıyor. Bir şeylere sevgi göstermek galiba insanın içinde olan bir ihtiyaç. Ve ben bu ihtiyacımı insanların dışında kullanıyorum.

Aslında sevgi görmekte bir ihtiyaç. Herkesin ilgiye, sevgiye, şefkate hatta saygıya ihtiyacı var. Ama bunları göstermek daha büyük bir ihtiyaç bence. Hatta sevmek sevilmekten daha güzel bir duygu. O hissi insanın kendi içinde hissetmesi, karnının içindeki ufak kıpraşmalar... Bunlar güzel şeyler. Ama insanlar nankör. Ben de nankörürm, inkar edemem. Sevgi arsızıyım. Devamlı isterim. Ama ben de yeteri kadar karşılık veremeyebilirim. Ya da tabidir ki bende sıkılırım. Bunlar doğal şeylerdir. Bu yüzden kimseye kızmam ya da kırılmam.

Zaten herkes böyle değil mi? Herkes biraz melek biraz şeytan... Kim saf bir melek kadar iyi olabilir ya da nasıl bir insan şeytan kadar acımasız olur? Mümkün müdür bu? Eğer öyle olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Gerçi şu an da pek yaşanası bir yer değil ama öyle olsaydı daha da kötü olurdu. Zaten galiba o zaman oksijene rağmen dünyada yaşam olmazdı.

18 Kasım 2012 Pazar

Kaktüs Çiçeği

Kendim yetiştirdiğim kaktüsün baharda açan tek günlük çiçeği! =)

Hayaller kaktüs çiçekleri gibidir. Narin ve kırılgan... Ama hepsi ona benzemez bazıları tıpkı kaktüs çiçekleri gibi kısa süreli olurken bazıları bir ömür boyu sürer. Ama önemli olan gerçekleşmeleridir. Kısa da sürse uzun da... Ve umarım temiz kalplerle istenilen bütün hayaller gerçek olur. (Korkarım sırf bu yüzden benim hayallerim gerçekleşmeyecek çünkü bazen sevmediğim insanlar hakkında berbat hayaller kurup, onları hayalimde rezil rüsva edip mutlu oluyorum! =D)
Neyse...
Ben en çok papatyaları severim. Bence onlar iyi ve güzel olan her şeyi temsil etmeye yeterler. Mükemmeller! Sonra da kaktüsleri... Masumluklarını severim onların, dikenlidirler, evet ama sevgi gösterirseniz asla dikenlerini size batırmazlar. Aksine size mükemmel çiçekleriyle teşekkürlerini sunarlar. Tek günlük ama güzel çiçeklerle!
Bunların güzelliğini galiba tartışmaya kimse yanaşmaz. Evimizin çatısının küçük bir köşesinde onlar için çok güzel bir ortam yarattım. Orada yeterli güneş ve doğru sulama ile mutlu mesut yaşıyorlar, doğuruyorlar, çoğalırken aldıkları sevginin karşılığını vermeyi ihmal etmiyorlar! Çoğu kez insanlardan daha iyiler! Ama ihmal edildiklerinde bu güzel çiçeklerini asla göstermiyorlar. Öyle de kinciler. Galiba geçen bahardı; evet, evet geçen bahar, onlara yeterli ilgiyi gösteremedik, tabi sonra çok üzüldük ama her sene çiçek veren güzel kaktüslerimiz de üzülmüş olacak ki o sene çiçek vermediler. Bir daha ihmal etmeyeceğime söz verdim ben de. Daha sonra kendimi affettirmek için topraklarını yeniledim, onlara daha büyük saksılar aldım. Çok büyümüşler bizim onlarla ilgilenmediğimiz süre içinde. Sonra rahat ettiler. Onlar mutlu olunca ben de mutlu oldum.
Geçen sene doğum günümde bir arkadaşım (kaktüsleri çok sevdiğimi bilen bir arkadaşım) bana doğum günü hediyesi olarak kaktüs almış. Miniklerden... Çok fazla büyümüyorlar cinsleri gereği ama biraz büyüdüklerinde çok sevimli oluyorlar. Küçükken de çok sevimliler! =)
İşte bana hediye gelen ufaklık bu! =)

Galiba sınavlardı, okuldu, dershaneydi derken ben onu yeteri kadar sevemedim. Annemin ellerine emanet ettim. Geldikten bir ay sonra saksını değiştirdim daha rahat etsin diye; çünkü kökleri saksının dışına çıkıyordu ama o ya yeni toprağını sevmedi ya da benim ilgimi yetersiz buldu. Bilmiyorum. Ona sahip olalı yaklaşık bir yıl olmak üzere ama bugün onunla sohbet etmek için yanına gittiğimde onun çürümüş olduğunu gördüm. Çok üzüldüm. Hemen anneme gösterdim annem bir haftadır kararmaya başladığını söyledi. Bugün simsiyahtı ve içi sanki sırf su gibiydi, hafifti, sallanıyordu. 3 günde bir az su verilmesi gereken bir bitki bu ve ben annemin böyle yaptığına, buna dikkat ettiğine eminim. Çünkü o da çok seviyordu benim minik dostumu. Ama niye böyle oldu cidden bilmiyorum. Off! Her neyse işte. Moralim çok bozuk. Öyle çok üzüldüm ki... İnsanın çocuğu gibi oluyor valla! Bir süre yas tutacağım. Üzgünlüğüm biraz geçince yine çok seveceğim aynı cins bir kaktüs alacağım. Ona ilgi göstereceğim. Annemin iyi baktığına eminim ama kendim ilgileneceğim. Ve bugünden itibaren karar verdim, hepsinin her detayıyla tek tek kendim ilgileneceğim. Daha çok, daha çok seveceğim!!!

KAKTÜSLER ÖLMESİN!
KAKTÜS ÇİÇEKLERİ SOLMASIN!

14 Kasım 2012 Çarşamba

İmza Günüm


Galiba ben artık hiç kimseye ben gibi davranamayacağım. Bunun iki sebebi var. Birincisi ve gerçek sebebi: İnsanlar. İkincisi ise fark ettim de uzun zamandır (aylardır) yazı yazarken rahat olduğum kadar hiç kimseyle konuşurken rahat olmuyorum. Kimse yazı yazmanın verdiği huzuru bana veremiyor ve korkarım veremeyecek de.

Hal böyleyken ben de bu aralar kendimi yazı yazmaya verdim. Devamlı gelip burada yazıyorum, defterlerime yazıyorum... Sürekli sürekli yazıyorum! Ve gelecekte çıkacak olan kitabımın hayalini kuruyorum. Boş kaldığım her an! Umarım o zaman çok uzakta değildir. Çünkü manevi bir güç olarak en çok ona ihtiyacım var. Kendimi tek avuttuğum şey bu.

Bir imza günü hayal ediyorum:
Uzun, upuzun bir kuyruk ve insanlar... Ben devamlı kitap imzalıyorum. Başımı kaşımaya vaktim yok. Eskilerden, çok çok uzak zamanlardan bir çocuk var kuyrukta. Sıra ona gelince yüzüne bakıp ismini soruyorum, söylüyor. Kitaba: "Bu kitabı yazmamda ilham kaynağı olduğun için teşekkürlerimle." yazıp imzalıyorum. Tanımamış gibi yapıp kitabı ona uzatıyorum ve kitabımı aldığı için teşekkür ediyorum. Ve o an, o gün hayatımın en mutlu günü oluyor.

İşte hep bunu bekliyorum. Belki de tam olarak bunu değil, bu sahne olmasa bile o imza gününü, kalabalıkları istiyorum! =)

13 Kasım 2012 Salı

DALGINLIK!


Dalgın olduğum zamanlar oluyor. Herkesin oluyordur. Gözümün önündekini görmüyor, söylenenleri duymuyor ya da algılayamıyorum. Veya bazen yolda yürürken dalıp gidiyorum ve çarpılma tehlikesi geçiriyorum. Mesela kırmızı ışıkta kendimi yolun ortasına atıyorum. Farkında olmadan yapıyorum.

Bugün on beş dakikalık bir yolda iki kez bir araba tarafından çarpılma tehlikesi geçirdim. Biri dediğim gibi kırmızı ışıkta kendimi yolun ortasına atmamla oldu. Allah'tan adam son anda durdu da kurtuldum. Hatta insaflıymış kızmak yerine çok korktuğumu anlayınca su da verdi. Neyse, sağ olsun! İkincisi çarşının içinde trafiğe açık olan bir sokakta karşıya geçerken sağıma soluma bakmama rağmen gelmekte olan arabayı görmemem sonucunda oldu. O da iyi ki yavaş geliyormuş ki çarpılmadım. Adam arabanın camından kötü kötü bana baktı. Neyse ki oda bir şey demedi. Birde bunlar dışında bir adamla çarpışacaktım az kalsın. O da aniden durunca çarpışmamız engellenmiş oldu. Ben yoluma dalgın dalgın yürümeye devam ettim. Tam sağ salim evin köşesine gelmiştim ki bu sefer bir bisikletli tarafından çarpıldım. 20-25 yaşlarında geç bir çocuktu. Bana bir şey olmadı ama az daha o düşüyordu. Neyse ki son anda kendimi affettirmek için zahmet edip bisikleti tuttum ve ayağını bisikletin altında kalmaktan kurtardım. Elimdeki suyu ona verdim ve iyi olup olmadığını sordum. İyi olduğunu söyledi ve bisikletine tekrar bindi. Benim içim yine rahat etmedi çünkü ayak bileğini burmuş olabilirdi. Ayak bileğinin iyi durumda olup olmadığını sordum ısrarla iyi deyince tamam o halde, sevindim dedim. O da gitti. Sonunda eve girebildim diye sevinirken merdivenlerde ayağım takıldı ve düştüm. Neyse hala yaşıyorum. Daha ölmedim, ayaktayım.

Oluyor bazen böyle dalgınlıklarım ama hiç bu kadarı olmamıştı. Çok korktum. Ki ben yaşama sıkı sıkı tutunan biriyimdir. -Sık sık canım sıkılsa da!- Neden böyleydim tam olarak ben de bilmiyorum. Düşünüyorum şimdi o an ne düşündüğümü ve neyi düşünürken kendi hayatımı tehlikeye attığımı; bulduğum cevap bir hiç! Kızıyorum kendime, yasalarıma, sınırlarıma, kurallarıma, katlanma sınırımın bu kadar düşük olmasına... Daha bir sürü şeye işte... Bir tek insanlara kızamıyorum. Bir de suçu onlara atıp kurtulmayı başarabilsem galiba sorun da çözülecek.

Evet, sınırlarım, kurallarım ve en önemlisi bir sabrım var benim. Bazen bunların hepsi aynı anda zorlanıyor öyle olunca da böyle oluyor. Keşke olmasaydı insanlarla ilgili sınırlarım. Bu arada "sınırlarım"dan kastettiğim bir insanın çevresindeki insana/insanlara yaklaşma biçimi. -Bir ayrıntı bu aslında ama artık beni burada tanıyan herkes öğrendi kıskançlıkta sınır tanımayan bir insanım. Canlı-cansız, benim olan-olmayan, aklınıza gelebilecek-gelemeyecek her şeyi kıskanırım. Ben buyum, değişemem. Açıkçası kendime kızsam da çok değişmek istediğimi de söyleyemem.- Benim çevremdeki bir insanın diğer insanlara olan tavrı, davranışı, düşüncesi benim için çok önemlidir. Ve insanların bendeki değerini bunlarla ölçerim. Bu huyumu değiştiremeyeceğim gibi değişmesini de istemiyorum.

Ve ikinci en nefret ettiğim şey benimle ilgili -ucundan kıyından bile olsa- bir şeyin benden saklanması. Bir insanın gözümden düşüp bitip gitmesine sebep olacak en temel şeylerden biri.

Benimle arkadaş olmak çok zordur. Biliyorum bunu. Ne kadar hep gülsem de hep olumlu gözükmeye çalışsam da her şeyi kaydeder hafızam. Sonra onları kendi çapında ayıklar ve gereksiz kısımları sildikten sonra geri kalan her şeyi hiçbir zaman unutmamak için saklar. İşte bu sakladıklarım konusunda resmen bir fil hafızasına sahibim. Üzerinden yıllar bile geçse asla ama asla unutmam. En unutmuş gibi gözüktüğüm küçük, minik, saklanmaya çalışılarak gösterilmiş detayları bile unutmam. İşte bu noktada çok yakınımdakileri çok çabuk silebilirim. Gördüğüm en ufak bir hata kara bir leke olarak onların üzerine kazınmıştır artık. Hiçbir zaman unutmayacağım ve her zaman göreceğim kara lekeler. Bunları aslında zaman zaman hatırladığımda o insanlara karşı belli de ederim. Bazen anlarlar bazen anlamazlar. Anladıklarında bile çoğu zaman canımın sıkkın olduğunu sanırlar. Evet, aslında bu da bir can sıkılmasıdır ama ben "Senin canın mı sıkkın?" sorusuna evet cevabını vermem, veremem. Bir insana bu anlamda tam olarak içimi açabilmem için onu kendimden bir parça gibi hissetmem lazım. İşte onu hissettiğimde de bazı hatalarını görmem ve çok ciddi sorunlar olmadığı sürece hiçbir problem olmaz. Ama bunu soran kişi geçmişte her hangi bir zaman diliminde o kara lekeyi yemişse artık ben ona hiçbir konuda içimi açmam. Kendisi bulup çözümlemesi gerekir. (Saçma bulacaksınız bir çoğunuz ama ben böyleyim!)

İşte tüm bunlar yüzünden bugün kendime çok kızgınım. Çünkü ölümle burun buruna gelmemin tek sebebi bunlar. Bu düşünceler!

Neyse... Düzeltmek gerek bu durumu? Ama nasıl? Bilmiyorum. Düzeltmek istediğim kısım da sadece dalgınlıklarımı engellemek. Geri kalan her şeyden memnunum.

Niye anlattım yine şimdi tüm bunları? Bilmiyorum. Konuşmak istedim belki de bir şekilde...

7 Kasım 2012 Çarşamba

Mutluluk Neydi Ki?



Ne var ki hayatta mutluluk dışında? Acı dediğimiz kavram ne ki? Kendi kendimize yaptığımız bir işkence dışında... Bir hiç bence ve hayatta mutluluk dışında başka bir şey yok.

Yaşam boyunca bir çok mantıklı mantıksız sebepten dolayı mutsuz oluruz, acı çektiğimizi düşünürüz ve daha bir sürü şey olur. Ama sonuç olarak yaşamaya her şekilde devam ederiz. Buna engel olmak farkı bir cesaret gerektirir. Günlük hayatta yaptığımız bir çok cesurluktan öte bir şeydir bu. E madem ki yaşamaya devam edeceğiz niye mutsuz olalım ki? Kim berbat bir hayat sürmek ister? Ki bence ne olursa olsun bir çok mutsuzluğun mutluluğa açılan bir kapısı vardır.

Mesela korkularımız... Bir çok kişi korkularıyla yüzleşemez ama yüzleşince aslında o korkuların çok yersiz olduğu anlaşılır. Yenilemeyecek hiçbir korku yoktur aslında. Mesela biriyle karşılaşmaktan mı korkuyorsunuz? Gerçekten o kişiyle karşılaşıncaya kadar kafanızda bin bir türlü felaket kurarız ama o an geldiğinde sanki her gün olan bir şeymiş gibi umursamayabilirsiniz. Ya da en azından sadece çok basit bir tepkiyle bu sorun çözülebilir. Siz bile şaşırırsınız ama böyledir işte.

Çok düşünmemek gerekir aslında çoğu zaman. Akışına bırakıp rahat davranmak belkide tamamen boş vermişlik en iyisi.

Hadi bir cesaret sende taşın altına koy elini! İnadına inadına mutlu olmalı! =)

E hadi kolay gelsin! =)

6 Kasım 2012 Salı

Maria Puder



Hani genelde kitap tanıtırken o kitabın yazarından, yazarın diğer yapıtlarından, kitaba dair her şeyden geniş geniş bahsederim ya işte bu sefer onu yapmayacağım. Hatta ilk başta kitapla ilgili sadece üç cümle söyleyip susmayı bile düşündüm. Çünkü konuşmaya kalksam kitabın tamamını tekrar yazmam gerekeceğini fark ettim. Bana dair her şey, şu minik dünyamda yaşadığım bütün duygular, hissettiğim her şey, hatta hissetmediğim de her şey, her şey oradaydı işte. Benim gibi düşünen iki insan: Maria ve Raif. Ama aynı zamanda benden çok farklı düşünen iki insan: Maria ve Raif. Yaşamak istediğim, belki yaşadığım belki de hiç yaşayamayacağım bir aşk... Nasıl anlatılır daha bilmiyorum işte.

Sayfalar elimden nasıl akıp gitti bilmiyorum. Böyle hızlı bitirdiğim bir kitap daha var mıydı? Onu da bilmiyorum. Daha bu kadar daha anlatsaymış Sabahattin Ali Maria ve Raif'in hikayesini ben daha bu kadar daha dinlerdim. Öyle çok kendimi buldum ki... Öyle  benden, senden, ondan... bizden biriydiler ki... Hatta kitabı okurken mutlu olup istemsiz olarak güldüğüm de gözlerimden yaşların süzüldüğü de oldu. Cidden ben vardım orada. Yaşadım sanki her satırı. Hani herkesin yapmak istediği, söylemek istediği sözler vardır ama kimi zaman cesaretleri yoktur kimi zaman da şartlar el vermez ya söylemeye işte onlar bizim yerimize sanki her şeyi konuşmuşlar gibi.

Kitabı okurken bu paragrafı bloga yazacağım diye küçük bir kağıda notlar aldım sonra bir baktım ki kitabın yarısını not almışım zaten. Vazgeçtim. Ama mutlaka okunmalı. Ya da kimse okumamalı ki o kitap sadece benden bahsetmeli... (Böylede kıskancım!)

Ben kabul etmek istemiyorum Maria Puder'in öldüğünü dedim kitap bittiğinde. Her kadının içinde olan ama kelimelere dökülemeyen şeyler vardır ya hani işte Maria anlatmış hepsini. Utanmadan, sıkılmadan, düşünmeden, yargılaman, sorgulamadan, olması gerektiği doğallığında her şey...

Yeni idolüm... Aradığım ama tarif edemediğim yaşamı buldum bu kitapla! Artık biri benimle konuşacaksa gidip önce Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna'yı okusun. Anlasın, kabullensin, olması gereken bu desin, öyle gelsin. Beni yormasın! Hiç uğraştırmasın!

3 Kasım 2012 Cumartesi

Aslı Erdoğan - Taş Bina ve Diğerleri

Öncelikle Aslı Erdoğan'ı tanıyalım diye düşünüyorum. Bakalım Aslı Erdoğan kimmiş? Neler yapmış? Bu ilk vereceğim bilgileri kendi resmi web sitesinden ve kitabın başındaki yazar hakkındaki bilgiden alıyorum:


"ASLI ERDOĞAN BİYOGRAFİ
1967 İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okudu, yüksek lisansını CERN’de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı) hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı.
İlk romanı Kabuk Adam 1994’te, öykü kitabı Mucizevi Mandarin 1996’da yayınlandı. Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca ve Norveççe’ye çevrilerek Actes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Radikal’de yazdığı köşe yazıları Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha adlı kitaplarında toplandı. Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. 2004’te Hayatın Sessizliği adlı çalışması yayınlandı. 2009’da çıkardığı son kitabı ise Taş Bina ve Diğerleri."




Bakalım Wikipedia ne demiş?

"Aslı Erdoğan (d. 1967), yazar.
İstanbul Amerikan Robert Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını CERN (Nükleer Araştırmalar için Avrupa Konseyi anlamına gelen Fransızca Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire)'de hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı. 1994'te ilk kitabı yayımlandı.
1997'de Deutsche Welle'in düzenlediği yarışmada Tahta Kuşlar öyküsüyle birincilik ödülü aldı. Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. "Tahta kuşlar" adlı kitabı, dokuz dile çevrildi. "Mucizevi Mandarin" Fransa'da Actes Sud tarafından basıldı. "Kırmızı Pelerinli Kent" romanı Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik- Serisi'ne seçildi. Kitabın Fransızca baskısı yine Actes Sud tarafından yapıldı. Romanın Bulgarca, Almanca, İngilizce ve Yunanca baskıları hazırlanıyor. Uluslararsı basında pek çok övgüyle adını duyuran yazar Lire Dergisince "geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi. "Hayatın Sessizliğinde" adlı şiirsel- düzyazı metni 2005 yılında yayınladı. Kitap, Dünya Yayınlarınca düzenlenen yılın kitabı ödülünü kazandı. "Hayatın Sessizliğinde" metninin bir bölümü Piccolo tiyatrosunda sahnelendi. Ayrıca kitaptan bölümler, dans tiyatrosuna dönüştü. Gazete yazıları ve çeşitli dergilerde çıkan öykülerinin toplandığı iki seçki; "Bir Kez Daha" ve "Bir Delinin Güncesi" adı altında 2006 yılında yayınlandı. Meet bursunu kazanarak, St.Nazere davet edildi. Yurtiçi ve yurt dışı pek çok sergide metinleri yer aldı.
Erdoğan, bir çok çalışanı gözaltına alınan, tutuklanan ve öldürülen Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor."

Gelelim benim Aslı Erdoğan hakkında yaptığım araştırmalara ve kişisel düşüncelerime:

İlk olarak bu yeni okuduğum kitabı Taş Bina ve Diğerleri ile tanıştım. Kitabı çok beğendim. Ama orası ayrı ona sonra değineceğim. Aslı Erdoğan kim peki? En üstte paylaştığım kitabın içindeki tanıtımı kadar tanıdım bende. Bu kadın biliyor, iyi, güzel... Okumalık güzel kitaplar buldum o halde diyerek sevindim. Sonra sizinle paylaşmak için İnternet'te daha derinlemesine bir araştırmaya koyuldum. Her zaman en güvendiğim bilgi kaynağı Wikipedia'ya baktım ilk. Özgür Gündem? Nasıl bir gazete acaba dedim. Daha önce adını hiç duymamış olmam çok enteresandı. Sonra birde oturdum onu araştırdım. Ve yine Wikipedia'da gazete ile ilgili bilgileri okuyorken bir başlık ilişti gözüme. İşte aynen şöyle yazıyordu: "PKK ile bağlantısı" Sonra tabi gazeteyi de anladım. (Gazete ile ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler için yukarıdaki Özgür Gündem yazısının üzerine tıklamaları yeterli. Yeni sekmenizde bilgi önünüzde.) Sonra artık engel olamayacağım bir ön yargı belirdi içimde. Tıpkı Orhan Pamuk'ta olduğu gibi Elif Şakaf'ta olduğu gibi... Onlarında kitaplarını beğeniyorum mesela ama sadece kitaplarını. Galiba bu artık Aslı Erdoğan için de geçerli.

Ve kitap...


Öncelikle arka kapağı vereyim:


"Çağdaş Türk edebiyatımızın yüz akı bir yazardan on yıl sonra bir öykü kitabı. Aşılması zor imgelem dünyası, sözcükleri boşluktan kurtaran anlatımıyla Aslı Erdoğan bir kez daha yaratıcı gücünü sergiliyor."

Kitap hakkında Ekşi Sözlük'te konuşulanlar:

"aslı erdoğan'ın 2009 yazında yayınlanan öykü kitabının adıdır. 'işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni' işkence ana başlığında anlattığı öykülerindeki şiirsellikle zamanlar boyu sürecek bir yapıt. biraz da acıdır."
"okunmasının diğer kitaplarına nazaran daha zor olduğunu düşünüyorum. ancak taş binadan içeri bir kere girdiniz mi dönüşü olmadan her şeyi içinize çektiğiniz bir kitap. tekrar tekrar okunmalı derinliği daha da kavramak için.."
"aslı erdoğan'ın çok yoğun bir dil kurarak yazdığı öykülerden oluşan kitabı. metin okuyucunun kendi yaşamından bir şeylerle seyreltmeye zorluyor kendisini. aslında sek de tüketilebilir. rakıdan örnek verirsek, rakı sek haliyle de lezzetlidir ama rakıyı sek içerseniz suyun rakıya değdiği anda ortaya çıkan o muhteşem görüntüden ve açığa çıkan tarifsiz kokudan mahrum kalırsınız.

--- spoiler ---
herkesin hikayesi aslında anlattığı. "biz hepimiz, aynı uçurumdan çıkıp gelmedik mi?" herkesin bir taş binası vardır, belleği ve düş gücüyle ördüğü. bazen bir ütopyaya bazen cehenneme çevirdiği bir taş bina vardır herkesin hayatında. aslında hayat da hem çok karmaşık, hem de h, çift a, y ve t harflerine indirgenebilecek kadar basittir.
--- spoiler ---

kısaca, varlık, varlığın evi, insanın kendi-oluşu ve başkası-olamayışı üzerine farklı gözlerle dönüp dönüp okunabilecek bir kitap."

Basında Taş Bina ve Diğerleri:

"”Sait Faik Hikâye Armağanı” Aslı Erdoğan’ın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı ”Taş Bina ve Diğerleri ” adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a dün Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenen törenle verildi.




Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen’den oluşan seçici kurul ödülü oybirliğiyle verdi. Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle ”Taş Bina ve Diğerleri ”adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.

Darüşşafaka adına töreni açan Beşir Özmen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sürecini özetledi. Aslı Erdoğan’a ödülü Sait Faik’in yakın arkadaşlarından ünlü yazar Yaşar Kemal verdi. Sait Faik’in son günleri ve ödül kararının alınışıyla ilgili tanıklıklarını paylaştı. ”Bu Darüşşafaka’ya bağış yapmakla ve bu armağanı koymakla çok isabetli bir iş yaptılar. Bu ödülü alanların hemen hepsi arkadaşımdır. Aslı Erdoğan’ı tebrik ediyorum.” dedi.

Aslı Erdoğan ise, Yaşar Kemal’in elinden ikinci kez ödül almaktan dolayı duyduğu heyecanı dile getirdi. Duygularını; 12 yaşlarında Sait Faik okuduğum hikaye beni ağlattı. Hikaye sevgiyle ilgiliydi, çok yalındı. Ben de insanlar daha çok sevebilmek için yazdım. Bunu bana ilk öğreten Sait Faik’ti. Bu ödül kendimi iyice yalnız hissettiğim bir dönemde geldi, teşekkür ederim.” sözleriyle paylaştı.


Dünden Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine annesi Makbule Hanım Kasım 1954’te hazırladığı vasiyetinde malvarlıkları ve yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka’ya bırakır. Bu vasiyetnamenin bir maddesinde, her sene dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşacak jürinin, o sene içerisinde yazılmış en iyi hikâyeyi seçerek ona “Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikâye Mükâfatı” vermesi istenir. Sait Faik Hikâye Armağanı, Makbule Hanım’ın 1964 yılındaki vefatından sonra Darüşşafaka Cemiyeti tarafından düzenli olarak verilmeye başlandı. 2003’ten beri, Sait Faik’in tüm eserlerini yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’nın işbirliğiyle verilen Sait Faik Hikâye Armağanı, ülkemizin en uzun soluklu hikâye armağanı unvanını taşıyor."

12.05.2010
TÜRKİYE



Gelelim ben ne düşünmüşüm kısmına:

Milliyet Gazetesinin yaptığı en iyi şeydir her halde kitap kampanyaları. İşte bu kitapla da tanışma hikayemin altında Milliyet Gazetesi Ödüllü Kitaplar Kampanyası var. Hani şu belli bir miktar kupon karşılığında verdikleri 10 kitaptan biriydi Taş Bina ve Diğerleri. İlk düşündüğüm şey okumak için çok gecikmişim oldu ama daha sonra kitabın okunması zor bir kitap oluşu dolayısıyla iyi ki beklemişim dedim. Algılamakta bazen cidden zorlandım. Soyut bir anlatımı var. Kalabalığın içinde yalnız hapsolduğumuz taş binaları anlatmış. Mükemmel bir dille, müthiş cümlelerle... Gelecekte olmak istediğim yerde şu an Aslı Erdoğan. Kitabı okuyunca zaten "Hak ediyor!" dememek içten değil. Kitap 2010 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık görülmüş. E buda hakkıdır zaten. Herkesin kendini bulacağı, defalarca okunabilecek ve her okuyuşta insanı farklı noktalarından tutup sürükleyebilecek güçte bir kitap. Okunası bir kitap! Ben çok tavsiye ederim!

İyi okumalar! =)

28 Ekim 2012 Pazar

21 Aralık ve Ben


Çok çalışıyorum. Nasıl? 21 Aralık 2012 hakkında araştırma yapıyorum. Hatta artık Kur'an'da İncil'de Tevrat'ta geçen kıyametle ilgili bir çok şeyi biliyorum. Onu da geçiyorum Mayalar ne demiş, bilim adamları ne demiş, Bulgar kadın ne demiş hepsini biliyorum. Bunları çok düşünmekten dolayı saçma salak rüyalar görmeye başladım. Artık her sabah uyanınca kendi rüyalarıma falan gülüyorum. "Bilinçaltım yine saçmaladı." diyorum. Hani yalan da diyemem. Çünkü mesela bugünkü rüyamda doğaüstü güçlerle savaşıyordum. Dev boyutlarda kurtla köpek arasındaki bir yaratığa kılıç sallıyordum. Hatta rüyamda en sevdiğim insanlardan biri vardı. (İsmi "A" olsun.) Bir de hiç tanımadığım, daha önce görmediğim sarışın biri vardı. İşte ben bu yaratığı yenemeyeceğimi anlayınca o sarışın çocuğun yanına gittim, yavrum yazık onun da o yaratıktan haberi yoktu, sen önden çık ben arkandan geliyorum dedim. Sarışın, yaratıkla savaşırken ben A'nın yanına gidip o yaratıkla savaşıyor gel biz kaçalım dedim. =D

Neyse işte böyle saçmalıyorum. A'yı çok özledim bu aralar rüyalarıma çok girer oldu. 21 Aralık'ta Dünya'nın sonu gelirse ya da bir felaket olursa en çok üzüleceğim şeylerden biri onu göremeden geberip gitmem olur galiba.

Diğer üzüleceğim şeyse tek özlediğimin A olmaması ve çok büyük hasretlerle göçüp gidecek olmam olur. (O diğer kişiye de X diyelim.) X'e seni çok özledim diyebilmeyi çok istiyorum ama yok cesaret etmem çok çok zor. Ki bunu desem dediğime değecek mi? Hayır. Ama gönül işte... Of of! İçimde kalırsa cidden gözüm açık gideceğim!

Neyse boş verelim bu acıklı konuları. Evet özlemim her geçen gün artıyor ama bir yandan da ben bu özleme çok alıştım. Artık benimle bir bütün oldu ve mutlu olmayı öğrendim. Mesela bugün; çok keyifli geçen ve çok mutlu olduğum bir gündü. Her ne olursa olsun artık ciddi olarak mutlu olabiliyorum. Bunlar güzel şeyler.

Ama hani keşke son bir kere görsem, göz göze gelsem...

Bu gerçek olsa elim ayağım titremeye başlar. Geçen gün Burger King'de birini arkadan ona benzettim ve saniye sonra o olmadığını anladım ama yaptığım heyecan tariflerle anlatılabilecek gibi değildi. Düşününce de gülüyorum kendime işte. =)

Daha önce söylemiştim değil mi? 22 Aralık doğum günüm. Ve lütfen 21 Aralık'ta çok fazla negatif enerji yaymayın. Bir felaket olursa ertesi günü göremem ve üzülürüm. **Sanki tanrıyla o güne kadar yaşayacağımın anlaşmasını yaptım. Tövbe tövbe...

25 Ekim 2012 Perşembe

Oturdum, Düşündüm, Yazdım


Hani biri gelir birden hayatınıza... Hiç tanımadığınız, bilmediğiniz uzak diyarlardan çiçekler sunar size. İlk başta daha önce görmediğiniz o çiçekleri yadırgarsınız ve sevmek istemezsiniz. Sanki kötü zararlı birer varlık gibi gelir size. Sanki gereksiz gibi... Ama zamanla o insana alıştıkça, O'nu sevdikçe ve benimsedikçe yaşamınızda O'nun yaşamına benzer. O'nun sevdiği şeyleri sever, O'nun istediği gibi biri olmaya başlarsınız. Aslında bu doğru bir cümle olmadı. Anlatmak istediğim O'nun size sunduğu o değişik çiçekleri sevmeye başlarsınız. Kokuları başınızı döndürür. İşte değişim artık kapınızdadır. Sizin o daha önce görmediğiniz, bilmediğiniz bütün her şeyi sanki O biliyordur. Ve siz hepsini öğrenmek istersiniz. Sevdikçe sevesiniz gelir. Sonra birgün bir bakmışsınız alışkanlıklarınız değişmeye başlamıştır. Mesela askılı giymek yerine kısa kollu giymeyi tercih edersiniz, şort yerine kot pantolon, babet yerine spor ayakkabı... Daha bunlar çoğaltılabilir tabi ama en günlük hayattan böyle olur işte. Farkına bile varmazsınız. Bu değişim sizi mutlu ediyordur. Mesela kendinizi kısa saçlı değilde uzun saçlı seversiniz. Mesela düz saçı değilde kıvırcığı hoşunuza gitmeye başlar. Mesela makyaj "Iyy, kaka!" olur sizin gözünüzde. Mesela, mesela, mesela... Uzar gider işte.

Yıllar geçer böyle farkına bile varmadan, hiç hissetmeden... Kendi benliğiniz kaybolana kadar yolu vardır bunun. -Tabi bu arada, bu değişimin tek taraflı olduğunu iddia etmiyorum ama kim karlı, kim zararlı tartışılır.- Ama ya tam değişmeden geri döndüyseniz? Arada sıkışmış bir ruhla nasıl başa çıkılır ki? Zaman? Belki o iyi gelir tabi...

Geri dönmek... İşte sizi müthiş bir şekilde değiştiren o kişi hayatınızdan birden çıkıverir. Ne olduğunu bile anlamazsınız. On dakika önce kollarınızla sarıldığınız insan artık yoktur. Bu kadar basittir bir son.

Sonra o alıştığınız şeyler bu Dünya'nın en doğruları olarak kalır hayatınızda. Aylarca o doğrulara inanarak yaşarsınız. Sonra bir sabah uyanınca bu gerçekten ben miyim diye düşünmeye başlarsınız. Farklı şeyler giyip farklı şeyler yemek istersiniz mesela. Yapınca ilk başta kendinizi kötü bir insan sanırsınız. Her şey berbattır hayatınızda. Ama artık asıl benliğinize geri dönmeye başlamışsınızdır ve bu yol tek yönlüdür.

Bir gece müzik dinlerken bir ışık yanar beyninizin derinliklerinde. Bu ben değilim dersiniz ilk başta, sonra da "Acaba bu gerçek ben miyim?" Korkunç ikilem... Aynaya bakarsınız ve daha önce hiç görmediğiniz biri vardır karşınızda. İşte asıl değişim budur. Tabuları yıkmaya başladıysanız gerisi kolaydır.

Kazandığınız şeyleri atmamanız gerekir ama. Çünkü daha önce geçirdiğiniz o değişim evresi size büyük ihtimalle çok büyük zenginlikler kazandırmıştır. İyi elemek gerekir. Mesela makyaj cidden kakadır ya da spor ayakkabı cidden en iyisidir gibi... ;)

23 Ekim 2012 Salı

Salkım Hanımın Taneleri

"İkinci Dünya Savaşı'nın buhranlı günlerini yaşayan İstanbul ve yerlerini Anadolu'dan gelenlere bırakan İstanbul  zenginleri... Bu çalkantılı süreçte, Salkım Hanım'ın taneleri gibi dağılan aile ilişkileri... Varlık Vergisi'nin ağır yükünü sırtlayıp Haydarpaşa Garı'ndan Aşkale'ye sürüklenen Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler... Sürgün dönüşünde, Haydarpaşa İskelesi'nde, vapur bileti alabilmek için bir simitçi çocuktan borç para istemek zorunda kalan İbrahim Fuad Beylerin dramı... Bu kitapta, Türkiye'nin bunalımlı bir dönemini, kimi zaman öfkelenerek, çoğu zaman da derin bir hüzne gömülerek okuyacaksınız."

Yukarıdaki bu alıntı Yılmaz Karakoyunlu'nun Salkım Hanımın Taneleri adlı kitabının arkasında yazanlar.



Wikipedia'nin kitap tanıtımında ise işte bu sözler yazıyor:

"Salkım Hanımın Taneleri, Yılmaz Karakoyunlu'nun Varlık Vergisi'ni konu alan romanı. 1990 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne değer görülmüştür.
Önce Öteki Yayınlarca, Ağustos 2000'de ise, Doğan Kitapçılık tarafından basılmıştır.
1999 yılında, yönetmen Tomris Giritlioğlu tarafından aynı adla filme çekilmiştir. Kitabın uyarlama senaryosu, Tamer Baran ve Etyen Mahçupyan tarafından yazılmıştır. Filmin tartışmalara yol açması üzerine, kitap da daha fazla tanınmış ve gündeme gelmiştir."

Kitapla ilgili benim yorumuma gelirsek:

Ben bu kitapla Milliyet Gazetesi'nin ödüllü kitaplar kampanyası sayesinde tanıştım. (Kampanya yapılalı neredeyse 1 yıl oldu yeni okuyabildim.) Belli bir miktar kupon biriktirene 10 ödüllü kitap vereceklerdi. Ben kuponlarımı biriktirdim ve o 10 kitaptan biri Salkım Hanımın Taneleri idi. Kitaplığımdaki 300'e yakın kitabın içinden geçen ay okumadıkları seçtim ve geri kalanlarını kaldırdım. 10 kadar okumadığım kitap varmış. Ve bahsi geçen malum kitapta onlardan biriymiş. Hadi dedim okuyayım. Aldım elime ve okumaya başladım. İlk başta sıkıcı gibi gelmişti. Zaten su gibi akıp gider bir kitap olduğunu söyleyemem ama okudukça sonuna karşı çok yoğun bir merak oluştu içimde. Ve bitti. Kitap toplamda 157 sayfa ve 3 bölümden oluşuyor. Kitabın sonu benim bütün sorularıma yanıt olamadı. Mesela ben İclal'in Bekir'e o sözleri söyledikten sonra Bekir'in verdiği tepkiyi merak ediyordum. Ama yazar bu konuya hiç değinmemiş. Neyse... Daha önce de dediğim gibi su gibi akıp gitmiyor ama ben beğendim. Zevkli bir kitaptı. Tavsiye edebilirim.

İyi okumalar... =)

20 Ekim 2012 Cumartesi

21 Aralık


Birileri Dünya'nın sonunun geldiğini söylüyor. Gelmiyorsa bile bu gidişle getirecekler zaten. Ha bu arada o birilerinden biri benim. 22 Aralık doğum günüm olunca Mayalara çok kızdım tabi. Şu kıyamet midir nedir o 23 Aralık'ta kopsa olmayacak mıymış? Son bir bayram daha görseydim, son kez mutlu olsam ne olurdu yani? Çok mu şey istiyorum? Amaan ya! Zaten bir gün ölmeyecek miyiz?

Zaten ölüm dediğimiz şey ne ki? Biliyor muyuz? Hayır. Sadece öldü dediğimiz o insanı bir daha göremediğimizi biliyoruz. Bütün bilgimiz bundan ibaret. Ya zaten ölüysek ve ölüm dediğimiz şeyle aslında diriliyorsak? Ya da boyut değiştiriyorsak? Ya da farklı bir evrende kaldığımız yerden devam ediyorsak? Ya reenkarnasyon gerçekse? Ya zamanda birer yolcuysak? Ne bileyim işte bir sürü ihtimal çoğaltılabilir. Bu düşündükçe ilerler. Biz en basit olanından bir dine inanıyoruz ve o din bize ne diyorsa düşünmeden kabul ediyoruz. Hatta öyle saçma ki inandığımız dinin ne olduğunu bile sorgulamıyoruz. Fazla gelenekçilik olduğunu düşünüyorum ben bunun. Ne duyduysak öyle gelmiş öyle gidiyoruz işte. Hem hani enerji yok olmazdı? Eee, biz ölünce o ismine ruh dedikleri enerjimiz nereye gidiyor? Hani cennet, cehennem? Enerji yanabilir mi? Açıklayabiliyor muyuz? Hayır. Bildiklerimizle zaten bu imkansız gözüküyor. Metafizik diyoruz açıkyamadığımız noktaya.

Açıklayamayacağımız daha o kadar çok şey var ki...

Hani ben 22 Aralık doğum günüm falan diye yakınıyorum ya ne biliyorum 1 saniye sonra hala yaşıyor olacağımı da aylar sonrası için söyleniyorum? Bilmiyorum işte ama bu da benim şımarıklığım. Hoş görün.

Bu yüzden şu an mutlu olmalı bence. Her şeye rağmen. Gülmeyi öğretmeliyiz kendimize. Ve içimizde biriktirmeden hiçbir şeyi hemen söylemeliyiz ne varsa. Mesela benim şu an çok özlediğim insanlar var. Evet gerçekten de var. Ve ben cesaretimi topladığım noktada onlara bunu söyleyeceğim. Umarım o kadar vaktim olur. İçimde kalması kadar acıtan başka bir şey de yok. Sonuç vermeyecek olsa bile ben sadece söylemeliyim. Vaktim 21 Aralık'ı bulmadan...

18 Ekim 2012 Perşembe

Şarkılar Esti Yine


Bugün birkaç gündür yapmadığım bir şeyi yaptım. Müzik dinledim. Ama tesadüf bu ya art arda Bülent Ortaçgil, Ayten Alpman, Teoman, 3 Doors Down, John Lennon, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, İncesaz, Demir Demirkan falan çaldı. Bu ne demek oluyor? Çalan bütün şarkılar benim yüreğime yüreğime dokundu hatta dokunmakla da kalmayıp ucu kancalı bir değnekle deşeledi demek oluyor. Başım çok ağrıdığında ben hep müzik dinlerim ve baş ağrım geçer. Yine geçti geçmesine ama kalp ağrım başladı bu sefer. Ve bugün ağrı kesici kullanmaya karar verdim. (Baş ağrısında ağrı kesici kullanmadan koca karı yöntemleriyle çözüm üretmeyi tercih ederim normalde.)

Tabi sonra ne oldu? Ben gittim anı falan yazdım. Ama o iyi oldu. İki gündür yazmıyordum.

En saçması ve kötüsü; annem "Neyin var senin?" dedi yanıma gelip. Ben saf ayağına yatıp "Nasıl neyim var?" dedim. "Ne bileyim moralin bozuk gibi." deyince ben de "Hahhaha ne moralim bozuk olacak ya iyiyim ben!" dedim. Neyse ki inandı. =)

14 Ekim 2012 Pazar

Hem Özlemek Var Kaderde Hem de Çok Kızmak


Ya her şeyi geçiyorum da o gördüğün rüyayı bile benimle ortak olan bir şeye alet etmişsin ya o bana çok koydu.

...

Aslında Perşembe günü eve gelince bir yazı yazacaktım ama bilgisayara gecenin bir vakti geçme fırsatı bulunca "Şimdi yazı yazmakla vakit kaybetmeyeyim Cuma yazarım." dedim. Cuma günü yine aynı şey oldu bu sefer "Amaan yarın yazarım." dedim. Ve şu an bir Pazar akşamı. Şimdi anlıyorum ki daha çok dolmayı hatta dolup taşmayı beklemişim.

Perşembe günü dershane çıkışı öğle yemeğinde başladı her şey. Her zamanki gibi arkadaşlarımla beraber yemek yiyecektik. Bir pizzacıya gittik. Oturduk yiyeceklerimizi sipariş ettik. Her şey normal, olağan gibiydi. Tabi bu dışarıdan gözüken kısmı, benim fikrim değil. Gittiğimiz pizzacı benim salataları dışında pek beğendiğim bir pizzacı değildi. Ama yanımdaki arkadaşlarım orayı tercih ettikleri için çıkıntı olmayayım dedim ve onlara uydum. Neyse zaten çok problem yaratan bir insan değilimdir böyle konularda. Ama onlara da düşüncemi söyledim tabi. Biri kendisinin her şeyin en doğrusunu ve en iyisini bildiğini düşünür hep. Nazilli'deki en iyi pizzacı burası dedi. Ben o senin düşüncen ben sevmiyorum diyerek geçiştirdim. Hayır değil desem biliyorum ki bu kavga sonsuza kadar uzardı. Ama benim hiç dayanacak halim yoktu. Ben o kalabalıkta kendi yalnızlığımda boğulmaya çoktan başlamıştım. Aklıma gelen düşünceler beni uzaklara alıp götürmüştü. O an tekrar fark etmiştim ki 'yalnızlık ömür boyu'ydu. MFÖ yine haklı çıkmıştı.

Pizzacıda oturduğumuz süre boyunca onlar whatsapp hakkında konuşurken ben bambaşka bir yerde düşümdekilerle konuşuyordum. (Whatsapp'a uyumlu bir telefonum olsaydı belki onlara katılırdım tabii. Ah Samsung ah! Neyse ama iyi ki uyumlu değil. Bunun için farklı sebeplerim ve mantıklı açıklamalarım var.) O an çok özledim. Şimdiye kadarkinden çok daha fazla... Birikmiş özlemimin doruğa çıktığı andı hatta. Ama geçti gitti işte. Ne kadar acısa da ne kadar özlem çeksem de geçiyor artık bir süre sonra.

Bir de Perşembe günü akşam eve yoğun bir baş ağrısıyla gittim. Biraz da ateşim vardı. Uyuyup kalmışım zaten hemen. Ateşli ateşli gördüğüm saçma sapan rüyalarla iyice allak bullak oldum.

Gelelim Cuma'ya... Cuma günü keyifsiz bir şekilde uyandım sabaha. Zaten çok mutlu olmamanın etkisiyle beraber insanlarla bir arada bulunma zorunluluğu beni benden aldı. Hatta nasıl bir kendimde olmama sendromu yaşadım bilmiyorum ama sabah evden çıkarken cüzdanımı falan evde unutmuşum. Zaten böyle durumlarda mutlaka bir şeyleri unuturum. Neyse ki bu ciddi bir problem değildi. Öğle yemeği boyunca arkadaşlarımın "İpek hayattan bezmiş gibisin." sözlerine tahammül etmem gerekti. Onlara "Evet, öyle" diyordum. O an gerçekten de öyle hissediyordum. Hiç enerjim yoktu. Dershanede sorularımı sorduktan sonra başka bir arkadaşımla buluştum. Film izledik falan keyfim yerindeydi oradan çıkarken. Aslında birazdan kızacağım şeylerin altındaki sebep biraz da o arkadaşım ama yok onu bu konudan ayrı tutmam gerektiğini biliyorum. Ve ayrı tutacağım. Kendime engel olacağım.

Cumartesi günü kendimce hiçbir şey düşünmemenin yolunu buldum ve dip, köşe, bucak odamı temizledim, topladım. Yaşam alanım baya bir daralmış üstüne üstlük nefes alınmayacak bir hal almıştı ki artık bu kadar düzgün olamaz bir daha denilecek kadar derli toplu. Ve ölü gibi uyumuşum gece. Bugün uyandığımda sabah saat 10'u geçmişti ama ben hala yorgundum. İyi ki yapmışım bu deliliği. Tek kötü bir yanı oldu bundan neredeyse tam 2 sene önce yazmaya başladığım bir anı defterimi buldum. Çok yarım kalmış ve onu tamamlamaya karar verdim. Benim için onu tamamlamak demek düşünceler, düşünceler, düşünceler demek. Neyse. Bir diğer kötü yanı ise artık kapanmış olan eski bir blogun mail adresini ve şifresini buldum. Bir kağıda yazılı bir şekilde kitaplığımın derinliklerinde duruyormuş öylece. Bugün akşamın erken saatlerinde bilgisayarı açtım ve bir bakayım şuna acaba hiç mail gelmiş midir dedim. Bir de ne göreyim?! O mail adresi onu ortak açtığım kişi tarafından kullanılıyor. Üye olduğu sitelerin E-Mail adresi bölümüne onu yazmış. Neyse bu hiç problem değil. Buna sadece şaşırdım. Asıl beni sarsan o siteye yazdığı rüyanın mail olarak oraya geldiğini görmüş olmam oldu. Rüya ne mi? Boş ver en iyisi.

...

Daha söyleyecek çok söz birikmiş içimde ama yeter bu kadar. İlk görünce ağzıma almadığım sözler çıktı dudaklarımdan. Çok kızdım ama neyse. Konuşmaya kalmamış mecalim.

12 Ekim 2012 Cuma

Öcü, Ballı ve Komşumuz Ayşegül


Ne diyor bu demeyin çok kıymetli dostlarım başlıkta ismi geçenler. Minik komşumuz Zeynep arka bahçemizdeki bir pisinin güzel yeşil gözlerinden korktuğu için ona Öcü Kedi demeye başladı ve ismi tüm apartmanın dilinde Öcü Kedi olarak kaldı. Ama bir görseniz aslında öcü möcü değil. Öyle tatlı öyle güzel bir şey ki... Bir de ben pencereye çıkınca benim yüzüme bakıp miyavlaması beni benden alıyor. Öyle çok seviyorum ki onu anlatamam. Annem izin verse tutup onu ve Ballı'yı eve getireceğim. Ama bir türlü izin çıkartamadım. =( Annem ne yaptıysam kabul etmiyor.

Neyse...

Ballı, Öcü Kedi'nin yavrusu. Mart ayında 1 hafta boyunca arka bahçemizde uykularımı bölen kedi Öcü Kedi'ydi ve şimdi anlıyorum ki buna fazlasıyla değmiş. Öyle sevimli, oyuncu bir kedi ki tutup ısırasım geliyor. (Satanist değilim sadece ısırmanın bir sevgi biçimi olduğuna inanıyorum.) Bal rengi olduğu için ona Ballı ismini verdim. Üzerinde siyah lekeleri de var. Hatta korsan gözlü Ballı'm. Bir gözünün çevresi tamamen siyah. Çok çok çok sevimli. =) En çok onu eve almayı istiyorum. Ama annem çok çok çok acımasız.

Öyle bir hal aldı ki artık yemek yerken onlara da yemek vermeden duramıyorum. Eve gelir gelmez pencereye koşuyorum. Benim olsunlar istiyorum!

Ve yan komşumuz Ayşegül... O'da bir kedi. Penceren bana bakıyor hep. Eskiden bir sokak kedisiymiş. Anneme örnek olsun istiyorum ama annem umursamıyor. Gerçi Ballı onun gibi olsa onu bu kadar sevemezdim. Çünkü çok donuk ve çok çok çok tepkisiz bakıyor.

Umarım bir gün Ballı kadar sevebileceğim bir kedim olur.

1 Ekim 2012 Pazartesi

ZAMAN MAKİNESİ


          Zaman makinesini buldum! Ama sadece kendi yaşadığımız zamanda seyahat edilebiliniyor. Ne mi o? Tabi ki de HAFIZA. Ama bulmasam daha iyiymiş gibi hissetmiyorum desem yalan olur. Kötü hissetmeme ve acı çekmeme neden oluyor. En kötüsü de sevdiklerime olan güvenimi sarsıyor, huzurumu kaçırıyor. Uyuyamıyorum, hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Dahası çözümünün ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Kısacası çıldırmanın eşiğindeyim.

          Değer vermek ve güvenmek arasında dağlar kadar fark varmış zaman geçtikçe anlıyorum. Bir insan hayatınızdaki sayılı değerli insandan biri olabilir ama bu o insana müthiş güveneceğiniz anlamına gelmiyormuş. Evet, bazıları çok çok çok değerli ama onlara karşı güvenle attığım adımlardan dolayı sonra pişman olabiliyorum. Bu bazen onların da suçu olmuyor çünkü iyi niyetle yapılan şeyler de böyle kötü sonuçlar doğurabiliyor. Hatta ve hatta bazen yaşamak bile ders olmuyor. Ya da bilmiyorum belki ben aptalımdır.

          Biraz sabit fikirli biriyimdir. Bunu kabul ediyorum. İnsan zamanla değişir mi ya da değişse bile ne kadar değişir bilemiyorum. Karakteristik bir özellik ne kadar silinebilir ki? İşte silinemeyeceğine çok derinden inanıyorum. Ve beni yoran en büyük problem şu sıralar bu.

          Hafızanın hatırlanmak istenmeyen kötü anılarını silmeye yarayacak bir cihaz arıyorum ama henüz bulamadım. Eğer onu bulursanız bana da haber verin. Çünkü çook ama çooook ihtiyacım var.

          ...

27 Eylül 2012 Perşembe

Yardımcı Olur Musunuz?


Yine söylemek isteyip de söyleyemediklerimden biri gibi oldu bu yazı da. Hep bu aralar böyle şeyler denk geliyor. Ama ben söyleyemediklerime takılmayı bırakıp kendi sözlerimle ve yeni sözlerimle döneceğim. Az kaldı. Bunu başaracağım!

NOT: Ben bu resme Tumblr'da tesadüfen rastladım ve hangi kitaptan olduğunu bilmiyorum. Bilen varsa yardımcı olabilir mi?? =)

24 Eylül 2012 Pazartesi

GİT

Söylemeyi atladığım bir çok sözü bugün bir müzik kanalı sayesinde hatırladım. Tuhaftır ki her şey yoluna girmişken bazen bir şarkı çıkarıyor bizi yoldan. Bu sefer ben susuyorum, Candan Erçetin konuşacak.

Buyurun dinleyelim:

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar
Hadi git benden sana dilediğince izin
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin

Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın
Oysaki hep yedekte hep elde var saymıştın
Hadi git ne bir adres ne bir hatıra bırak
Zannetme ki pişmanlık mutluluk kadar ırak

Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Ne vedaya gerek var ne de mektuba hacet
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et
Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan

Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Kopsun nereden inceyse artık bu bağ bu düğüm
Her gece daha berbat daha vahim gördüğüm
Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum
Sırf sana üzülüyor sırf sana acıyorum

Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Git.

13 Eylül 2012 Perşembe

Özlemek mi? İşte bu!

Hiç bilmiyordum biliyor musun seni özlediğimi. Sanki yokluğun bir alışkanlık olmuştu zihnimde. Hep var olmanı istediğim ama hiç olmadığın zamanlardan kalma bir alışkanlık... Sonra bir gün hepten bilinmezliklere gittin. İlk başta çok ağladım ama sen hiç görmedin, çok özledim sen hiç duymadın... Kızdıkça daha çok kızdım, daha çok sinirlendim ve içimde kin olduğunu sandığım o şey oluştu. Çakma kinmiş o aslında, kandırılmışım. =) Ve iyi ki gerçek değilmiş.

Sonra birden bir mesaj geldi. Sen de kızgındın tabi bana. Sitem doluydu o mesaj; ihtiyacım var sana deyip kızmıştın yanında olmayışıma. Sonra düşündüm de buna benzer benim de çok anım olmuştu ve ben kızgınlıklarımı anlatmamıştım sadece sana. İçime atıp sustuğum anlara +1 olarak eklenmişti hepsi. İşte o an benim de dışıma atasım geldi hepsini. Galiba sadece bir çağrı atsan bile gelirmişim sana. =)

Ne var en değerli diye bakıyorum etrafıma şimdi seninle beraber sayabileceğim 10 parmağımı geçmeyecek birkaç insan daha geliyor aklıma ve işte hepsi bu diyorum kendime. "Benim tüm dünyam bunlar!" Geri kalanı umurumda mı bir bakıyorum ve gördüğüm tek şey kocaman bir boşluk, boş insanlar... O yüzden ki hiç çekinmiyorum iyi ki iyi ki varsın demeye. =)

Ve seni görür görmez özlemle sarılma isteği sarıyor bedenimi. Neyse ki tutuyorum kendimi, malum seni fazla da şımartmamak gerek. =)) Ama nereye kadar kendimi durdurabilirdim ki? Çok sürmedi galiba. Sarılmasam da içimi dökmeye başlamam hemen anında ele verdi galiba beni. =) Tabii sen de itiraf etmelisin ki bu senin için de geçerliydi! =)

Ve en önemli detayı atladım galiba: Hem iyi gün hem de kötü gün dostu olabilen insan diye bir şey vardır. İşte bu bir hayatın en önemli dayanağıdır. Ben şanslı bir insanım galiba. =) Kaybettiğimi bile bulabildim! =)))

Neyse kerata! Uzatmayacağım çok fazla. Yaz yaz bitmez bu yazı yoksa. Seviliyorsun çok çok fazla! =)

Bu da bizim şarkımız:

"Ne yıldızlar yanar, yokluğun kör karanlık ne de gün doğar sensizlik benle yaşlanmış en büyük acı. ... Bana en güzel anları yaşatan, kalbime değil ömrüme yazılan, inan değişmez yerin bende aynı."


Şimdi fark ettim de ben bu şarkıyı çok seviyormuşum be dostum! =) Ve "Kader değil insan acıtır canı!" ne doğru bir sözmüş öyle.

Meraklılarına yazımızın baş kahramanını açıklıyorum! =)
İşte o:
Meraklı Ece =)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...