Translate

30 Eylül 2011 Cuma

Kocaman Gülümseme


Söylemiştim biliyorum ama bir kez daha belirtmek istiyorum. Başka bir yerde (ismini veremeyeceğim o yerde) okumakta çok geciktiğim bir yazıyı okuduğumda yüzümde oluşan tebessümün değeri paha biçilemezdi. Çünkü bana yazılmış bir yazı ve iyi dileklerle biten bir yazı vardı. Sonrasında belki bunların olacağı belliydi ya da belki de kimse bilemezdi. Ama ben belli olduğunu düşünüyorum. Bu kadar kesin hatlarla böyle olacağını düşünmemiştim orası ayrı. Ama buna benziyordu işte. Neyse anladın sen beni.

Sonra benim de bir açıklama yapmam gerekmişti. Üstünden geçen 1 aydan fazla zaman olmasına rağmen açıklama yapmam şarttı. Çünkü yine bir yanlış anlaşılma vardı. Yine benim dediklerim benim demek istediklerim değildi. Kabul ediyorum her açıdan zor bir sene. Ama kolaylaştırmak gerekiyor; bunu da kabul etmemiz gerekiyor. Kolaylaştırmanın yolu belki sınava kilitlenmek olabilir ama bunu yapabilmek zaten asıl başarıdır.

Bana mutluluk veren en büyük şeyi söylememe gerek yok değil mi? Mutluluk (bana ait olmayan bir mutluluk) beni en mutlu edecek şey olabilir. İyi dileklerle bitiriyorum yazımı. Kötü şeyler dilemeyi bırakalı baya bir oldu ama maskelere muhtacım. Gerçek yüzümü herkesin görmesinden hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Bulduğum bütün maskeleri suratıma geçiriyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade. Kocaman gülümseme(!).

28 Eylül 2011 Çarşamba

Bir Aşk Masalı


Çoook eski zamanlarda bir prens ve bir prenses yaşarmış. Bu prens ve prenses birbirlerini çok severlermiş. Ama birbirlerini üzmek söz konusu olunca kimse onlar kadar yetenekli olamazmış. Bu büyük sevginin nazar boncuğu olsa gerek diye avuturmuş prenses kendisini. Ama gel zaman git zaman bu durum çözülmez bir hal almaya başlamış. Küçük prens ve küçük prenses büyüdükçe problemleri de artmaya başlamış. Başka problemlerinde hayatlarına dahil olmasıyla beraber aralarındaki sorunlar -aslında sorun bile olmayan sorunlar- daha da karmaşık bir hal almış. Prens de prenses de bu durumdan çok yorulmuş. Her ne kadar birbirlerini üzmek istemeseler de her ne kadar tarifi imkansız bir sevginin şemsiyesi altında saklansalar da kendilerindeki değişimi durduramayıp birbirlerini kırmışlar. Bir gün prens bu duruma çok içerlemiş ve prenses bu duruma çok üzülmüş ama belki bir süre (kral ve kraliçe olabilecek yaşa gelip bazı hayat sınavlarını atlatana kadar) görüşmemeye karar vermişler.

Artık prensesin tek bir endişesi varmış: Acaba bu durum gelecekte nasıl gelişir bunu merak ediyormuş. Çok büyük istekleri yokmuş aslında. Çok sevdiği prensinin iyi olması onu büyük ölçüde mutlu etmeye yetecekken O çok sevdiği prensinin hem iyi hem de mutlu olmasıyla başka hiçbir duyguyu değişmezmiş.

Prens ve prenses artık zamanın yürüyüşünü izliyorlar. Olacak olan olayları merakla seyrediyorlar. Birbirleri için iyi temennilerde bulundukları şüphe götürmüyor. Ama artık farklı noktalardan bakıyorlar...


Şimdi gelelim masalın nereden çıktığına. Yazı yazdım ve iyi hissettim. Ama bu yazdığım masaldan bahsetmiyorum. Olay kesinlikle bu değil. Uzun zamandır boş görmekten korktuğum için bakmadığım başka bir yerde gördüğüm yazı üzerine yazdığım yazıdan dolayı çok mutlu oldum ve iyi hissettim. Bu masal da burada yazmaya başlarken birden çıkıverdi. Hiç düşünüp tasarlamamıştım. Tamamen doğaçlama oldu.

İğnelemeler yapmıyorum. Aslında bu yazıyı sadece bunu söylemek için yazdım. Bil isterim.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Başlık Bulamadım Onu da Sen Bul


Şimdi bu içimdeki asabi insanın nereden çıktığını sorarsan baştan söyleyeyim seninle bir ilgisi yok. Ve seninle arama girecek olan bazı sınırlarında seninle bir ilgisi yok. Bu tamamen kendimle ilgili bir olay. Tamamen kendimi düşünüyorum. Ne anlamda olduğu tartışılır ama bu konuda bencillik yapmak konusunda son derece ısrarlıyım. Haa bencillik yapıyorum diye kendime iyilik mi yapıyorum hayır belki kötülük bile ama bunu denemeden asla anlayamam. Ve anlamadığım sürece kendime daha büyük bir kötülük yaparım. Bu kararı yeni aldım ve bu şu an benim için dayanılmaz derecede acı verici. Ama insanlar bu hayatta ne acılara katlanmayı öğreniyorlar. Sevdiği bütün insanları kaybetmiş olan insanlar var, düşünsene. Bir daha onları göremeyecekler bile. Bu şekilde kendimi avutuyorum. Bazen sadece kendimi oyaladığımı düşünüp işte tüm insanları dünyadan silmek istiyorum. Tıpkı bu aralar olduğu gibi. O yüzden çevremdeki herkese saldırıyorum, asabi tavırlar sergiliyorum. Belki kırıyorum ama emin ol en az o kadar da kırılıyorum. Ne oluyor peki kırılınca? Hiçbir şey... Zamanla buna da alışıyorsun. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebileceğin bir nokta geliyor. O zaman gelene kadar zor bir süreç geçecek belki ama gelecek. Ben buna inanıyorum. Gelecekteki hayatımla ilgili aldığım kararları değiştireceğim anlamına gelmiyor bu. Büyük konuşmak istemiyorum ama kendimi yalnızlığa sürüklemek beni mutlu bile ediyor. Bunun bana zarar vereceğini düşünmüyorum. Sonuçta her insan gibi normal şekilde atan bir kalbim var yani yaşıyorum. Önemli olan yaşamak mıdır? (Yani sadece nefes almak mıdır?) Asla. Hayır ama bunun ötesine geçmek için zaten benim cidden uzun bir sürece ihtiyacım olacak. Bu süreç içinde sinirli olabilirim -herkese karşı-, çok keyifli olabilirim; yani ruh halim sık sık değişebilir ama ilerisinde her şey bitmiş olacak. Olmak zorunda. Belki bu kararı almak için çok geç kaldım ya da kendime söz geçirebilmek için... Bu kadar stresli olmamın bir sebebi belki sınav zamanıyla aynı zamana denk gelmiş olmasıdır her şeyin. Çünkü hem bununla başa çıkıp hem de sınavın üstesinden gelmek her şeyi daha da zorlaştıracak. Ama her şey istediğim gibi olacak. Zamanla mutlu olacağım. Bu sene bu sınav olayını da yapabileceğimin en iyisini yaparak halledeceğim. Yani her şey yoluna girecek ve sadece bir sene içerisinde olacak bunların hepsi. Hepsi...

Şimdi ne istiyorum biliyor musun? Sadece fazla üstüme varılmamasını. Umarım hepimiz (yani ben ve çevremdeki insanlar) için güzel sonuçlar getirir.


Dip Not* Artık insanlara beddua ederken sadece çok istedikleri veya çok sevdikleri her hangi bir şeyi kaybetmelerini diliyorum. Çünkü bu yapılabilecek en kötü beddua.

16 Eylül 2011 Cuma

Bazen Düşünüyorum Da...


Aslında ne yazacağımı bilmeden başlıyorum yazıya. Her cuma bu saatlerde radyoteoman'ı dinliyor olurum ki dinliyordum da zaten ama şu an onu bile dinlemek istemiyorum. Kabuğuma çekilip kendimi dinlemek istiyorum. (Ve ben tam bunu söylerken ev telefonu çaldı. Ardından cep telefonu. Bir kulağımda bir telefon bir kulağımda bir telefon... 15 dk sesimden kötü olduğumu anlayabilen iki arkadaşımdan baskı gördükten sonra tekrar yazıma kaldığım yerden devam etmeye çalışacağım.) Neden her şey üst üste gelir? En azından tek tek gelseler de ben bu kadar zorda hissetmesem kendimi olmaz mı? Olmuyor galiba çünkü bu hiçbir zaman olmuyor... Derin bir nefes almak istediğim an da -tam da o an da- hep bütün felaketler üst üste yığılır. Başka hiçbir şeyi düşünemiyor olmam da tüm hayatımı olumsuz etkiliyor. Her yönden etrafıma negatif enerji yayıyorum. Evet canım yanıyor ama bu acıyı çığlık atarak azaltmaya çalıştığım için üstüne bir de boğazımın ağrımasına sebep oluyorum. Kendime hiçbir iyiliğim yok. Tek yapabildiğim şey mutsuz olmak...

Bazen düşünüyorum da: Yaşamak mı bana haram olan yoksa mutlu yaşamak mı?

12 Eylül 2011 Pazartesi

KULLANILMAK.


Benim yaşamak istediğim hayat bu değil. Bunu hak ettiğimi düşünmüyorum. Gösterdiğim saygının, sevginin karşılığı bu olamaz, olmamalı. Her şeye tamam diyorum, her şeyi kabulleniyorum hem de en olmayacaklarını bile. Ama karşılığı; küçük görülmek, terslenmek, hakaretlere maruz kalmak... Hayır, bunu hak etmiyorum. Tamam hatalarım vardır bu kabul. Mükemmel olduğumu düşündüğüm falan yok zaten ama böyle mi olması gerekir? Karşılığı bu mudur? ben iyilik yapmak isterken neden kullanılıyormuş gibi hissediyorum? Bir açıklaması olmalı! Az zaman geçmedi... Çok şey oldu bu sürede ama hiçbiri umurumda değil. Gururum umurumda değil. Sadece saygı görmek istiyorum. Sadece saygı... Bu çok mu?.. Bunu hiç mi hak etmiyorum?..

11 Eylül 2011 Pazar

Yalnızlık Sancıları'nın Sancısı


İsmi "Yalnızlık Sancıları" olan bir yazı yazmak istedim önce. Sonra düşündüm ya sonra?.. Başlığın altına ne yazacaktım? Yazım sadece başlıktan oluşmayacaktı elbette ama ne yazacağımı bilmiyordum. Düşündüm, düşündüm, düşündüm... Sonuç: Hiçbir şey bulamadım. Hala ne yazacağını bilmiyordum ama yazmak istiyordum. Bunu yazayım bari diye düşündüm ve yazıyorum...

Bu sefer aklıma takılan soru işareti nasıl bir fotoğraf koyarım bu yazıya? Cevap yok ama ona bakar bulurum bir şeyler...

Neyse gelelim Yalnızlık Sancıları'na; Canım çok sıkıldığı zamanlar (Tabi ev de boşsa. Bir de kimse görmesin diye kapı, pencere perde ne varsa kapatırım; eve biri gelirse kapıyı açarken vakit geçirsin bende bu arada elime oyalanacak bir şeyler bulayım öyle boş boş dolanırken görünmemek için de kapıyı kilitlerim.) evin içinde saatlerce dolanır dururum. Etrafa saf saf bakar öyle boş boş dolanırım. Hiç oturmam sıkıntım geçene veya yorulana kadar. Genelde bunu yaparken hiçbir şey düşünmem de. Ama bugün farklı bir şey oldu ve neden evin içinde öylece boş boş dolandığımı sorgulamaya başladım. İlk başlarda buna net bir cevap bulamadım. Sonra birilerini arayayım konuşayım sıkıntım geçsin bari diye düşündüm. Arayacak kimse bulamadım. Onu arasam ı ıh konuşmak istemiyorum, bunu arasam ı ıh bunu da istemiyorum, şunu arasam ama ne diyeceğim vs. vs. Yani eleye eleye arayacak tek bir kimse bulamadım. Çok fazla abarttığımı düşünebilirsiniz veya bunun benim suçum olduğunu da ama cidden kimseyle konuşmak istemiyorum. Öyle bir an geliyor ki insan sadece özel şeylerini konuşabileceği veya bir şeyleri saklamak zorunda hissetmeyeceği kişilerle gırgır yapmak isteyebiliyor. Öyle bir an geliyor ki aslında bu güne kadar en yakın gözüken insanlar en uzakta olabiliyor. Ve işte öyle anlarda çekip gitmek geçiyor içimden veya ve işte o anlarda herkesi silip atmak kolay olsa...

Neyse işte... Kısaca öyle anlarda yalnızlık sancıları giriyor karnıma. Kıvranıyorum, kıvranıyorum ama geçmiyor. Sadece unutuluyor...

Şimdi neydi bu diye soracak olanlarınız olursa diye söylüyorum: Kimse bir şey sormasın. Açıklama yapmak zorunda değilim ve yapmayacağım da. Her şey burada yazdığı gibi...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Çelikten Bir İp


Sıkı sıkı tutunmaya karar verdim; hayata.

Bir örümcek ağı kadar sağlam olacak hayata tutundum ip. Beni ve üstüme yüklenen yükleri taşıyabilecek. Öyle sapa sağlam bağlanacağım işte.

Bugün tuhaf bir gün. Yaşamak istiyorum. Delicesine yaşamak istiyorum. Çılgınlık yapmak istiyorum. Risk almak istiyorum. Mutluluğun doruk noktasına varıp her şeyi boş vermek istiyorum. Delilik bu ya, seni istiyorum...

Bir hayalim var: Sadece sen ve ben. Bütün yüklerimiz, dertlerimiz omzumuzda hiç azalmayıp aksine artsa da; sadece sen ve ben.

Bir gün bir rüya görüyorum. Çok güzel bir rüya. O rüya umut ışıkları çaktırıyor kafamda. Ama sadece bir rüya işte; tutmak istersin tutulmaz, tekrar görmek istersin görülmez hatta bazen rüyalar bile kokar ama o koku tekrar alınmaz... Uyandığım ana lanetler yağdırıyorum. Sonra çok daha önce gördüğüm bir rüyayı hatırlıyorum, sana vermediğim papatyayı... Acaba sana o papatyayı vermemem sana değer mi katıyordu? Eğer değer katmıyorsa hatta hiçbir katkısı yoksa diğer tüm herkesten farkın neydi? Seni niye ayırmıştım? Cevap yok...

Hayata çelik iplerle bağlıyorum kendimi. Kalın ve çelik iplerle. Kopmasın diye çok fazla zorlamıyorum. Karar veriyorum; anı yaşayacağım! Bu kararı kaçıncı verişim bilmiyorum...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...